Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Bir başka 20 Temmuz: Montrö

90 yaşına giren Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’nin ve halkının en önemli egemenlik dayanaklarından biridir. Sadece dış düşmanlara karşı değil, içerideki düşmanlara karşı da savunulması bu yüzden hayati önem taşır.

Yayın Tarihi: 19.07.2026 , 23:37 Güncelleme Tarihi: 20.07.2026 , 09:51

Bu satırlar önünüze düştüğünde takvimler 20 Temmuz’u gösteriyor olacak. 20 Temmuz denince dış politika bağlamında aklımıza ilk gelen olay hiç kuşkusuz Türkiye’nin 1974 yılında Kıbrıs adasına yaptığı askeri müdahale. 20 Temmuz 1974’teki çıkarmanın ve genel olarak Kıbrıs sorununun elbette Türk siyasi tarihi bakımından önemi büyük. Ancak 1923'te ilan edilen Cumhuriyet bakımından çok daha önemli bir 20 Temmuz daha var.

20 Temmuz 1936’da, bundan tam 90 yıl önce Montrö Sözleşmesi imzalandı. Sözleşmenin en önemli özelliği genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Marmara Denizi, Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile onları çevreleyen kıyı şeridi üzerindeki tam egemenliğinin tanınmasıydı. Montrö’yle birlikte uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun lağvedildiğini ve bu su yollarında Türkiye’nin büyük ölçüde tek söz sahibi olduğunu çoğumuz biliriz. Ancak konuyu çok yakından izlemeyenlerin kolayca unutabildikleri hususlardan biri Lozan’dan tesis edilmiş Boğazlar rejiminin söz konusu kıyı şeridini askersizleştirdiğidir. Somut olarak söylersek, Boğazlar rejimine göre örneğin Gelibolu ve Sarıyer kıyısında ya da Marmara ve Avşa adalarında asker, silah, tabya vs bulunduramıyorduk. Bunun da tek anlamı kısıtlı egemenliktir. Montrö o yüzden ülke topraklarındaki egemenliğimizin tamamlandığı bir tarihsel dönüm noktasıdır.

Montrö Sözleşmesi, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalandığı dönemin özgül koşullarından kaynaklanan bir anomaliyi ortadan kaldırmıştır. Bizi tümüyle bize ait bir denize, Marmara Denizi’ne kavuşturmuştur. Yıllar içinde o denizi ne hale getirdiğimiz konusuna girip de keyfimizi kaçırmayalım. 

Montrö Sözleşmesi’nin içeriğine ve önemine geçmeden önce, sözleşmenin tarihsel bağlamına göz atmakta yarar var. 1923 yılında kurulmuş, bir yandan Osmanlı yıkıntısının borçlarını öderken, bir yandan da kısıtlı beşeri ve doğal kaynaklarla kalkınmaya çalışan Türkiye’nin yukarıda sadece küçük bir örneğini verdiğimiz kazanımlara nasıl eriştiğini, bir başka deyişle Lozan’dan Montrö’ye nasıl sıçradığını doğru okumak gerekiyor.

En baştan şunu söyleyelim. Türkiye Cumhuriyeti’nin Montrö’de elde ettiği kazanımların boyutu, olağan koşullarda ancak büyük bir askeri zaferin getirisi olabilirdi. Oysa Cumhuriyet bu sonucu tek kurşun atmadan elde etti. 

Yeri gelmişken, ülkemizde çok sık yinelenen bir klişeyi hatırlatalım: “Efendim, sahada kazandığımızı masada kaybediyoruz!”. Bu genellemenin geçerli olmadığı birçok tarihsel olay vardır ama Montrö Sözleşmesi tek başına bu klişeyi çöpe atmak için yeterlidir. Elbette bu başarı, sadece dönemin siyasi iktidarının üstün zekâlı olmasıyla, müzakereleri yöneten heyetin yine moda deyimle “pek liyakatli” olmasıyla açıklanamaz. Bunlar elbette önemlidir ve rol oynamıştır ama uluslararası konjonktürün müsait olmadığı bir ortamda belirleyici olamazlar.

1936 içinde bulunduğumuz coğrafyada faşizmin kudurduğu ve koşar adım savaşa yürüdüğü bir yıldır. Avrupa’nın irili ufaklı devletlerini Fransa-İngiltere ile Almanya-İtalya etrafında oluşan ittifakların hanesine yazmak taraflar için birincil önceliktir. Türkiye’nin Boğazlar konusundaki talepleri bu yüzden görmezden gelinemez. Ankara iki cami arasındadır ve namaz saati yaklaşmaktadır. Kimin cemaatinin daha kalabalık olacağı hayati önemdedir.

Bu denkleme bir de, Montrö’nün kapsadığı sahanın, olası bir savaşta namlunun ucunda olacağı görünen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Türkiye ile paylaştığı Karadeniz’in önemini eklerseniz manzara biraz daha netleşir. Zira adında bulunmasa da Montrö aynı zamanda bir Karadeniz sözleşmesidir.

O zamanki adıyla Sovyet Rusya aslında Lozan Antlaşması sırasında da Boğazlar konusunda Türkiye’nin arkasında duran tek devlettir ancak Türkiye’nin de o sıradaki öncelikleri farklı ve direnç olanak ve yetenekleri sınırlı olduğu için emperyalist Batı tarafından kolaylıkla saf dışı bırakılmış ve ortaya Lozan Boğazlar Rejimi denen garabet çıkmıştır.

Savaş tamtamlarının en yüksek perdeye çıktığı 1936’da Sovyetler Birliği 1923’e kıyasla hem daha güçlü hem daha kaygılıdır. O yüzden de Türkiye’nin Boğazlar’a dair taleplerine tam destek vermektedir. 

İsviçre’nin şimdilerde Caz festivaliyle bildiğimiz Montrö kentinde yapılan müzakereler ve ortaya çıkan metin bütün bu tarihsel arkaplanın izlerini yansıtır.

Şimdi gelelim Montrö Sözleşmesi’nin içeriğine. Uluslararası veya çok taraflı sözleşmelerin metni, hükümleri elbette önemlidir ama ruhu, özü daha belirleyicidir.

Merak edenler bir tuşa basarak ulaşabildikleri için burada sözleşmenin hükümlerini tek tek sıralama gereğini duymuyorum. O yüzden ulaşılan o sayfalarda daha zor ulaşabileceğiniz veçhesi yani ruhu üzerinde duracağım.

Çok basitçe anlatmaya çalışırsak, Montrö Sözleşmesi’nin ruhu bize şunu söyler: Dünya devletleri birbiriyle eşit haklara sahip olmayan üç kategoriye ayrılır. Hiyerarşik sıraya göre, mekânın sahibi Türkiye, Karadeniz’e kıyıdaş devletler ve diğerleri. 

Gerisi sayfalar dolusu teknik teferruattan ibarettir. 

Bunlara neden teknik teferruat diyorum? Sözleşme hükümlerindeki sınırlamaların, teknik tanımların 2026 koşullarında aşındığını kabul etmek zorundayız. Montrö’nün 1936 dünyasında doğal olarak insansız hava araçları, insansız deniz araçları filan yoktur.

Sözleşme Türkiye’ye özellikle savaş zamanında çok geniş yetkiler tanır. Aynı zamanda bu yetkilerin Karadeniz’e kıyıdaş devletlere zarar getirmeyecek şekilde kullanılmasını önceler. Diğer devletlerin hak ve yetkileri çok arkalardan gelir.

Bütün sözleşmeler ve hukuk kuralları gibi Montrö de “iyi niyet” ilkesine dayanır. O ortadan kalktığında metin, hükümler boşa düşer. Türkiye II. Dünya Savaşı sırasında bir yoruma göre “Almanya’dan korktuğundan”, bir yoruma göre ise “Sovyetler yıkılır umuduyla” sözleşme hükümlerini esnetmiş, zaman zaman Nazi Almanyası’nın muharip nitelikli gemilerinin “yardımcı gemi/ticari gemi” kisvesi altında Karadeniz’e çıkmasına göz yummuştur. 

Montrö Sözleşmesi’nin en önemli özelliklerinden biri, Karadeniz’i, 1991 sonrasında küresel sistemin tek hâkimi haline gelen ve dünyanın dört bir yanına donanma gönderebilen ABD’nin destursuz giremediği tek denize dönüştürmesidir. Emperyalizmin ve Türkiye’deki uzantılarının Montrö rahatsızlığının temel sebebi budur.

Soğuk Savaş yıllarından beri devam eden bu kronik rahatsızlık, Rusya’ya karşı Ukrayna üzerinden başlatılan ve başlangıcını rahatlıkla 2014’e kadar götürebileceğimiz savaşla birlikte daha da şiddetlenmiştir. Montrö karın ağrısının Türkiye kamuoyuna yansıyan bir başka boyutu Kanal İstanbul meselesidir. Kimi çevrelere göre bu berbat projenin amaçlarından biri Sözleşmeyi etkisiz hale getirmektir. Oysa Montrö bir Boğazlar Sözleşmesidir ve hükmünü Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’nda icra eder. Marmara’dan Karadeniz’e açılacak alternatif bir su yolu, üçüncü ülke gemilerine yönelik Montrö rejimini değiştirmez. Montrö’yü fiziken aşmanın tek yolu, Saros Körfezi’nden Karadeniz’e doğrudan bağlanacak bir kanal açılmasıdır. Kanal İstanbul projesi can çekişen Marmara Denizi’ni tümüyle öldürecek, Trakya ve İstanbul’u askerî açıdan da savunulamaz getirecek tehlikeli bir inşaat projesidir ama bana göre Montrö’yle bir ilgisi yoktur.

Yukarıda anlattığım gibi, Montrö rejimine yönelik tehdit fiziki değil siyasidir. Birkaç ay önce ortaya çıkan ve İstanbul Boğazı’nın kuzey kesimine NATO deniz üssü olarak kullanılabilecek bir karargâh kurulması girişimi çok daha ciddi bir tehlike arz etmektedir. Bu arada şunu vurgulamakta da yarar var. Niyetini bozmuş ve emperyalizmin Rusya savaşına asker yazılmayı göze almış bir iktidar o üsse ihtiyaç duymadan da Montrö’yü hiçe sayabilir.

Sonuç olarak, 20 Temmuz 2026’da 90 yaşına giren Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’nin ve halkının en önemli egemenlik dayanaklarından biridir. Sadece dış düşmanlara karşı değil, içerideki düşmanlara karşı da savunulması bu yüzden hayati önem taşır.

Montrö diplomatik bir zafer ve gerçek bir bayramdır. Bu ülkeyi sevenlere ve yaşatmaya kararlı olanlara  kutlu olsun.

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları