Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Kardeş kavgası

İsrail ile Türkiye arasındaki gerginliğin sıcak savaşa dönüşmesinin önünde pek çok somut ve nesnel engel var ancak yaşadığımız dünya herhangi bir konuda “olanaksız” dememize elverişli değil.

Yayın Tarihi: 23.08.2026 , 23:41 Güncelleme Tarihi: 24.08.2026 , 00:01

Geçen hafta ulusal ve uluslararası gündemde kardeş kavgası tanımına oturtulabilecek iki çekişmeye tanıklık ettik. Birincisi The Economist dergisi ile ekonomist Daron Acemoğlu arasındaki polemikti. 

The Economist herhangi bir yayın organı değil. Uluslararası sermaye düzeninin en donanımlı borazanı desek yanlış olmaz. Eskiden İngiliz dergisi diyorduk ama bildiğim kadarıyla bir süredir bir İtalyan sermaye grubunun kontrolünde. Esasen bu çok da önemli değil. Hisse yapısındaki değişim derginin ideolojik konum ve niteliğini çok az etkiledi. Derginin görece “sağcılaşması” temsil ettiği sınıfın geçirdiği dönüşüm ve artan cüretiyle ilişkili. Geçmişte “ar ettikleri” ve suret-i haktan göstermeye yönelik bir makyajla süsledikleri görüşleri şimdi daha çıplak ve keskin biçimde savunabiliyorlar. 

Acemoğlu ise, yapısına uygun olarak kendini imha etme aşamasına koşar adım giden sermaye düzeninin kimi dokunuşlarla kurtarılması için uğraş veren bir çizginin sözcülüğünü üstlenmeye çalışıyor. Tartışmanın teknik içeriği boyumu aşar ancak şunu bilelim ki, liberalizm ile işçi sınıfı terimlerinin üst üste eklenmesi tek sözcükle saçmalıktır. Sözün özü Acemoğlu ile The Economist sömürü ve eşitsizlik üzerinde yürütülen sermaye düzeninin içerik değil şekil üzerinde tartışan çocuklarıdır. Emekçi sınıfların yönetecekleri bir düzeni hedefleyenler bakımından kafa yorulacak bir mesele değildir. 

Asıl konumuz ise İsrail ile Türkiye arasında yükselen gerilim. Esad yönetiminin ABD liderliğindeki uluslararası bir komplo sonucu devrilmesinin ardından Suriye’yi komşu kapısı haline getiren İsrail Türkiye’ye 60 kilometre mesafedeki İdlib’de bulunan Ebu Zuhur hava üssünü bombaladı. Üssün Türkiye’ye yakınlığının ötesinde, bombardımandan 24 saat önce bir Türk askeri heyetince ziyaret edildiği iddiası da olayın vahametini artırıyordu.

İsrail Suriye’nin güneyini işgal altında bulundurduğu gibi, ülkenin geri kalan kısımlarını da sık sık bombalıyor. Bu arada daha önce bombalanan üç askeri tesiste de Türkiye’nin kimi faaliyet ve niyetleri bulunduğu ileri sürülmüştü. 

Buradan ortaya çıkan tablo, Siyonist rejimin Türkiye’nin Suriye’deki HTŞ rejiminin askeri kapasitesini güçlendirmeye yönelik herhangi bir girişimine izin vermeme niyetini gösteriyor. Nitekim İsrail Başbakanlık Ofisi Türkiye’nin Halep yakınlarındaki bu hava üssünde yürüttüğü incelemelerin elbirliği ve Akepe’nin üstün katkılarıyla HTŞ’ye teslim edilen Suriye ile İsrail arasında varılmış olan anlayış birliğine aykırı olduğunu ve Suriye’nin hiçbir yerinde yabancı askeri güç konuşlandırılmasına izin verilmeyeceğini duyurdu.

Saldırı Türkiye’nin burnunun dibinde ve askeri uzmanlara bakılırsa F-16 tipi uçaklarla gerçekleştirilmişti. Başka bir deyişle, radardan gizlenme yetenekleri bulunmayan bu uçakların Türkiye tarafından görülmemiş olma ihtimali sıfıra yakındı. ABD’nin tam yetkili ve pek etkili bölge valisi Tom Barrack yalanlasa da, İsrail ve ABD’den gelen bilgiler, saldırının birdenbire gerçekleşmediğini, İsrail ile HTŞ arasında en az 96 saat süren bir iletişimin ardından yapıldığını ortaya koyuyordu. Esasen saldırıdan ABD’nin haberi olduğu gibi, HTŞ’nin de bilgisi vardı. Bütün bunlara bakarak Akepe düzeninin de haberdar olduğu çıkarımını yapabiliriz. İsrail göstere göstere vurmuş, Türkiye çaresizce seyretmişti. 

Nitekim Barrack saldırı sonrasında İsrail’i eleştirirken Türkiye’nin “sağduyusunu” övmeyi ihmal etmedi.

İsrail ile Türkiye arasındaki gerginlik gerçek. Aslına bakarsanız bölgede İsrail’le gerginlik yaşamayan pek az ülke kaldı. Bunun esas sebebi şu: Siyonist ve sömürgeci  rejim kuruluşundan itibaren uyguladığı rasyonel kötülüğü şimdi irrasyonel bir saldırganlığa dönüştürmüş durumda. Yıllarca inandırıldığımız, kurnaz, zeki, hesapçı İsrail yok artık karşımızda. İsrail’in doğumundan ve serpilmesinden sorumlu uluslararası sermaye düzeni kudurdukça İsrail de kuduruyor. Kudurdukça da hata yapıyor. Hataları sermaye düzeni tarafından mazur görüldükçe, normalleştirildikçe daha da çok yapıyor. 

Gelelim bizim küçük gerilimimize. İsrail bölgede ABD merkezli Epstein düzeninin kendisine biçtiği rol konusunda çok kıskanç. Bu role talip olanların sayısı ve istekliliği arttıkça alan kaybetme korkusuyla daha da saldırgan hale geliyor.

Akepe-Mehape düzeni ise bu bakımdan İsrail tarafından ciddi bir tehdit olarak görülüyor. Türkiye sermayesinin ideal iktidarı, bölgede ABD çıkarlarının savunulması bağlamında her türlü özveriye öylesine hazır ki, İsrail’i korkutuyor. Bunu bir iddia veya suçlama olarak yazmıyorum. Erdoğan’ın Dışişleri Sekreteri Fidan’ın dile getirdiği bir gerçek bu. Fidan daha geçen ay ABD’nin bölgedeki yükünü hafifletmekten söz ediyordu. İsrail bakımından en büyük tehdit Akepe’nin iç tüketime yönelik “Kudüs’e valilik” zırvaları değil, emperyalizme hizmet konusunda sınır tanımam diyen bu irade. 

Konuyu dağıtmak istemem ama Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşındaki yeni tutumu da bu iradenin başka bir göstergesi. Öyle ki, bölgede sınırının dibine uçak gönderen İsrail’e ses çıkartmayan Akepe düzeni, silah sağladığı Ukrayna’nın Karadeniz’de kendi yurttaşlarını sistematik biçimde öldürmesi, Türkiye bağlantılı gemileri çatır çatır vurması konusunda da müthiş bir “tevekkül” içinde görünüyor.

İsrail meselesine dönerken Türkiye’nin iplerini elinde tutan bu zihniyetin Sumud filosu konusundaki tutumunu da anımsayalım. Daha birkaç ay önce İsrail, “Mavi Vatan” ilan edilmiş sularda Filistin halkıyla dayanışmak için yola çıkmış eylemcilerin bulunduğu Sumud filosuna saldırdı. Siyonist soykırımcı haydutların üniformalı katilleri teknelere çıkıp yüzlerce insanı kaçırdılar. Konteynerlere kapatıp işkence yaptılar. Şimdi sanki bir deterjan markasıymış gibi “Mavi Vatan” sloganıyla panayır düzenleyen iktidardan da, iktidar yapısının çeperinde kalmalarına rağmen o dibi delik kayığa atlayıp “Mavi Vatan” diye böğürenlerden de tıs çıkmadı. 

İsrail’deki seçimlerin artan Siyonist saldırganlıkta etkili olduğu söylemi yaygın. Aslında bu söylemin satır arasında “Netanyahu giderse mesele çözülür” palavrasını bulmak mümkün. Nasıl ki ABD emperyalizmi Trump’ın Kasım’daki ara seçimleri kaybetmesiyle buharlaşmayacaksa, Netanyahu gitmesi de İsrail’in temel niteliklerini ve jeopolitik konumunu değiştirmeyecek. 

Bu yaklaşımı benimsetmeye çalışanların şayet doğrudan Epstein koalisyonu ve İsrail hesabına faaliyet göstermiyorlarsa ağır bir cehaletin kurbanı olduklarını söyleyebiliriz. Doğruyu görmek için İsrail’deki  seçim kampanyasını açık kaynaklardan izlemek yeterli. Netanyahu’nun “ılımlı”, “merkez sağ”, “merkez sol” gibi hiçbir anlam ifade etmeyen tanımlarla anılan rakiplerinin bütün konuşmalarının ana ögesi savaş ve imha. Hepsi propagandasını hangi komşu ülkenin nasıl daha iyi yerle yeksan edilebileceği, hangi ülkenin meşru sakinlerinden “temizlenip” kalıcı olarak işgal edilebileceği üzerine kuruyor. Bu eğilim İsrailli seçmenlerin dörtte üçünün desteğine sahip. İsrail’in çıbanı pek bol bu bölgede artık dev bir ura dönüştüğü “Netanyahu giderse...” diye başlayan zırvalarla saklanamayacak bir gerçek. 

Şimdi gelelim “Türkiye ile İsrail savaşır mı?” sorusuna. Türkiye basınının kıdemli dış politika yazarlarından Yusuf Kanlı geçenlerde İngilizce bir makalesinde güzel bir ifade kullanmıştı. “Olası değil (unlikely)” ile “Olanaksız (impossible)” aynı şey değildir diyordu iki ülke arasındaki savaş ihtimalinden söz ederken. 

Aynı görüşteyim. İsrail ile Türkiye arasındaki gerginliğin sıcak savaşa dönüşmesinin önünde pek çok somut ve nesnel engel var ancak yaşadığımız dünya herhangi bir konuda “olanaksız” dememize elverişli değil.

Baştan başlayalım. Türkiye’yi yönetenlerin İsrail’e karşı elle tutulur bir karşılık vermeleri çok güç. Bir kere “patron” izin vermez. Sonuçta iki rejim de uluslararası sermaye düzeninin babalarının gözüne girmeye veya gözünden düşmemeye çalışan öz evlatları. Yalnız burada büyük bir sorun var. Rasyonalitesini tümüyle yitirmiş bir İsrail’in Kıbrıs veya doğrudan Türkiye’nin çıkarlarına yönelteceği ve can kaybıyla sonuçlanacak bir saldırı karşısında Akepe düzeninin Suriye’deki son saldırıda olduğu gibi Washington’daki “Baba”ya şikayetle yetinmesi pek kolay olmaz. 

Yabancı güçler istedi diye kendi askerini idam eden II. Abdülhamit ve işgalcilere İstanbul’un altın anahtarını veren Vahdettin geleneğine sadakatlerini biliyoruz ancak burada durum farklı. İsrail saldırısını karşılıksız bırakan bir iktidarın bu ülkede ömrü pek uzun olmayacağı gibi yöneticilerinin yatacak mezar yeri dahi bulabileceklerini sanmıyorum. Şunu anımsayalım, geçen yüzyılda İngiliz, Fransız, İtalyan işgaline “Düvel-i muazzama ile oyun olmaz” diyerek boyun eğenler açısından dahi İzmir’in Yunanistan tarafından işgali bardağı taşıran damla olarak görülmüştü. Şimdi de, “NATO bizim canımız, ABD’ye mecburuz” çizgisinden gidenlerin, askerin başına çuval geçirilmesini yol kazası olarak görenlerin dahi İsrail saldırısında aynı kayıtsızlık çizgisini savunabilmeleri güçtür. 

Hayalci bulanlar olabilir ama bana sorarsanız öyle bir durumda halkın tepkisine set olmaya kalkışanlar sulara kapılıp giderler. Akepe böyle bir duruma düşmektense iktidarını koruyabilmek adına bu kez savaşı dahi göze alabilir. Üstelik böyle bir savaş veya kısa süreli çatışma epeydir kurtulmak istedikleri muhalefet, seçim gibi “gereksiz” meseleleri de bir süreliğine çözüp arzu ettikleri “iç cepheye” kavuşmalarını sağlayabilir.

Son bir nokta da NATO meselesi. Bilerek veya bilmeyerek “İsrail bir NATO ülkesine saldırırsa..’ diye cümleye başlayanlar ya yalan söylüyorlar ya da fena halde yanılıyorlar. NATO’nun meşhur 5. Maddesi İsrail’e karşı işlemez. İngiltere’si, Almanya’sı, Fransa’sı havalara bakar, en iyi ihtimalle itidal çağrısında bulunurlar. Türkiye NATO üyesi olsun olmasın öylesi bir savaşta Epstein çetesinin Avrupa uzantılarından zırnık destek alamaz. Aksine kimilerinin saldırısına dahi uğrayabilir. Yani NATO üyeliğiniz sizi kurtarmaz, geçiniz.

Rusya, Çin, Mekke Anlaşması, Pakistan’ın füzeleri filan diyenler de gidip yüzlerini yıkasalar iyi olur. İran’dan gelen “Türkiye’nin yardımına koşarız” açıklamaları da bu aşamada politik niyet beyanlarından ibarettir. Buna bel bağlanarak savaşa girilmez.

Türkiye bütün bu uç senaryoların devreye gireceği bir savaşta veya çatışmada yalnızdır.

Demek ki karşımızda “olanaksız” bir durum yok. O halde “olası değil” kısmını biraz daha açalım.

ABD bölgedeki uzantılarının rekabetinden bir noktaya kadar rahatsız olmuyor. Zira ortada bir “hizmet yarışı” var. Ancak bölgesel hegemonyası İran karşısındaki başarısızlığı sebebiyle enikonu sallantıdayken Yakın Doğu’daki iki temel varlığının (asset) birbirleriyle kıyasıya savaşması işine gelmez. 

İsrail askeri bakımdan güçlü sayılan bir ülke. Hava Kuvvetleri nitelik bakımından bölgenin en güçlüsü denilebilir. Donanması ise yine teknolojik bakımdan gelişkin sayılıyor. Kara ordusu ise yakın geçmişte iki yerde sınandı. Birincisi birkaç kilometrekarelik Gazze. Çoluk çocuk, bebe belik demeden katletmekte çok mahir olduklarına şüphe yok. Bununla birlikte Hamas çapında hafif silahlı bir örgütü bile silemedikleri ortada. İkinci örnek Lübnan. Hizbullah Lübnan yönetiminin bütün ihanetine rağmen İsrail ordusuna ağır kayıplar verdirmeyi başardı. İsrail’in Lübnan’daki toprak kazanımı askeri değil, ABD ve Suudi Arabistan tarafından dayatılan politik tercihlerin sonucu.

İsrail silahlı kuvvetlerinin İran’a karşı saldırılarında öne çıkan ise gelişkin bir suikast yeteneğinden başka bir şey değil. O da ordu kadar istihbarat servislerinin hanesine yazılabilecek bir başarı. 

Filistin, Lübnan ve İran cephelerinde pek de parlak sınav vermeyen İsrail, tarihinin en ABD yanlısı iktidarı tarafından yönetiliyor olsa da  Türkiye ile topyekûn bir savaşı göze alamaz. Kaba tabirle söyleyelim, maçası sıkmaz! 

Askeri düzlemden jeopolitiğe dönersek,  ABD kamuoyunda parti aidiyetinden bağımsız olarak tırmanan İsrail karşıtı hava sebebiyle sıkıntılı günler yaşayan ABD’deki İsrail lobisi de böyle bir maceraya kolay onay vermeyecektir. 

İsrail cephesinde durum böyleyken Akepe cephesinde nasıl? Yukarıda söyledik, çok uç bir durumda Akepe savaşamaya zorlanabilir ama kesinlikle savaşmak niyetinde değil. İsrail karşıtlığı soyuttan somuta dönüşmediği sürece bir tür enayi silkeleme mekanizması. Çok laf, hiç iş!

Bu konunun derinliğine girmeden bir iki soru soralım. Birincisi Bakü-Ceyhan hattından Azerbaycan petrolünün İsrail’e sevkiyatı devam ediyor mu? Etmiyorsa bravo! Daha geçen yıl Akepe’nin “utanmıyoruz” diyen çeneleri, soykırımın dişlilerine can suyu sağlayan  bu ticareti “varilinden şu kadar sent kazanıyoruz” diye savunuyorlardı zira. 

İkinci sorum da şu: Türkiye’nin Tel Aviv’deki Büyükelçiliği hâlâ faaliyette mi? Büyükelçiyi çektik ama palavralarını kendinize saklayın. Büyükelçilik faaliyette mi? Ne iş yapıyor? Neden? 

Üçüncü soru “İsrail’le ticaret sürüyor mu?” şeklinde olmalı ama gerek yok. Sürdüğünü biliyoruz.

Ben bu satırları yazmaya hazırlanırken önüme düşen iki taze bilgiyi aktarmak yeterli. Devlet sırrı filan değil. Açık kaynaktan, deniz trafiğinin izlendiği bir siteden aktarılmış. Dün itibariyle İskenderun çıkışlı bir gemi Hayfa limanında, Ambarlı çıkışlı bir diğeri ise Aşdod limanında yük boşaltıyor

İkincisi bir bakıma daha da ilginç. İsrail ile Türkiye arasındaki sürtüşme ortamından söz edilirken en sık dile getirilen meselelerden biri, Kıbrıs ve İsrail’in Kuzey Kıbrıs’a saldırarak Türkiye’ye “bir ders verme” olasılığı. Bir de Siyonist rejimin sanki işgal konusunda kimseye ders verebilecek konumdaymış gibi Türkiye’nin Kıbrıs’ı işgal altında tuttuğu söylemleri. Çok cazip konu. “Mavi Vatan” markası kadar pazarlama gücü yüksek “Kıbrıs” markasını içeriyor zira.

Paylaşımdaki haritaya göre İsrail’in Hayfa limanı ile Gazimağusa yakınlarındaki Kalecik limanı arasında mekik dokuyan iki tanker var. Biri Panama, diğeri Malta bandıralı. Bunlar ne taşıyor olabilir? Benim bildiğim kadarıyla Kalecik’te akaryakıt depoları var. Acaba Kalecik’e sevk edilen akaryakıtın bir kısmı oradan İsrail’e mi gidiyor? Yoksa İsrail’de Kıbrıs’ın gözde ürünlerinden harupaya (keçiboynuzu) yoğun bir ilgi mi var da taşımaya kuru yük gemileri yetişmediğinden tankerler mi kullanılıyor? 

Bütün bunların ışığında Akepe-Mehape bandıralı sermaye  düzenine sorulması gereken basit bir soru var: “Ciddi misiniz?”

Çünkü ciddiyseniz en azından ilk aşamada savaşmanıza filan gerek yok. Halen devam ettiği anlaşılan dolaylı ve doğrudan ticareti keser, Trump tarafından kurulan Gazze soykırımını meşrulaştırma kurulundan çekilir, soykırımcı Siyonist yapıyla diplomatik ilişkilerinizi de kesersiniz. 

Bunlar devam ederken ve bu konularda İsrail’e karşı hiçbir somut  adım atılmazken ülkemizdeki herhangi  bir medya kuruluşu  aracılığıyla size “Türkiye-İsrail savaşacak, asarız, keseriz” mesajları verenleri “dolandırıcılık girişimi” başlığı altında Savcılığa veya en yakın kolluk birimine şikâyet edebilirsiniz. Yalnız CİMER’i denemeyin!

Uzun lafın kısası, kardeş kavgası  elbette olanaksız değildir ama bu ortamda olası da değildir.

Yazarın Son Yazıları