Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Kudüs’ten Mekke’ye yürüyen gemi

Suudiler, Lübnan’da Hizbullah direnişine karşı İsrail’le sözde örtülü bir ortaklık halindeler. AKP Türkiyesi’nin İsrail’le diplomatik ilişkileri de, ticareti de sürüyor. Üçlü içerisinde İsrail’e karşı en sert söylemi benimseyen ve diplomatik ilişki dahi tesis etmeyen Pakistan ise Trump’a yağcılık adına Filistin halkının cesetleri üzerinde yükselen Gazze Barış Kurulu’na üye. ABD’nin kanatları altındaki bu üç rejimi toplayıp sekizle de çarpsanız İsrail’e tehdit teşkil etmezler.

Yayın Tarihi: 09.08.2026 , 22:48 Güncelleme Tarihi: 10.08.2026 , 00:01

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın Cuma günü imzaladıkları üçlü savunma anlaşması salt Türkiye’nin değil neredeyse bütün dünyanın diplomatik gündeminde desek abartmış olmayız.

Medyada yapay zekâ kullanılarak hazırlandığı çok belli görsellerde en çok rastladığım görüntü kabaca şöyle: Bir Batı Asya haritası, Türkiye’de bir asker ve savunma sanayiini simgeleyen bir fabrika görseli, Suudi Arabistan’da petrol varili ve dolar işareti, Pakistan’da ise üzerinde meşum nükleer simgenin bulunduğu füzeler.

Gerçekten de eğer üçlü bir ittifaktan söz edeceksek tarafların katkılarının neler olabileceği son derece açık. Suudi parası, Türkiye’nin ordusu ve silah sanayii, Pakistan’ın nükleer gücü. Nereden bakarsanız bakın, kâğıt üzerinde ağırlığı olabilecek bir birliktelik.

Tek sorun aritmetikten farklı olarak jeopolitikte toplama işleminin her zaman tam sonuç vermemesi ve jeopolitikte aritmetikten çok cebirin geçerli olması. Denklemlerde hem bilinmeyenler var hem de çoğu zaman artı veya eksi çarpan değerler.

Anlaşmanın uluslararası basının öncelikli konusu olduğunu yazmıştım. Öncelikle bu anlaşma girişiminin açıklanmış bir metni olmadığını anımsatalım. Elimizde sadece bir basın açıklaması var. Bu tarz bir sis perdesi aslında anlaşmanın yarattığı etkiyi arttırıyor.

Basın açıklamasında, tam adıyla Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın (MOSA) “tarafların kollektif savunmalarını ve bölgede ve ötesinde barış, istikrar ve güvenliği güçlendirme” amaçlı olduğu belirtiliyor. Son paragrafta ise anlaşmaya göre, taraflardan birine yapılan saldırının diğer üyelere de yapılmış sayılacağı vurgulanıyor. Esasen bunca tartışma ve yankının çıkış noktası da bu son paragraf.

Bu paragrafın bir örneği NATO’yu kuran Kuzey Atlantik İttifakı Antlaşması’nın 5. maddesinde mevcut. O yüzden Cuma günü imzalandığı duyurulan belge İslam ya da Sünni NATO’su ya da tersinden NATO’nun Batı Asya’ya genişlemesi olarak da yorumlandı. Buna ileride değineceğim.

Şimdi biraz geriye gidelim. 17 Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında benzer bir anlaşma imzalanmıştı. Tam adı, Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması (SKSA). Anlaşma o sırada bir pakt, Türkçesi’yle bağdaşma olarak nitelenmişti. SKSA da taraflardan birinin saldırıya uğraması durumunda diğerinin yardıma koşmasını öngörüyordu.

Esasen Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki askeri işbirliği çok daha eskilere dayanıyor. Pakistan yıllardır Suudi Arabistan’da asker, savaş uçağı vs. konuşlandırıyor ve Suudi ordusuna eğitim veriyor. Bunun karşılığına da müflis ekonomisini ayakta tutacak miktarda maddi destek alıyor. Geçen yıl yapılan anlaşmanın zamanlaması ise içeriği kadar aydınlatıcı nitelik taşıyor.

İsrail’in geçen yıl Katar’a yaptığı hava saldırısı Körfez’de alarm zilleri çaldırdı. Yıllardır ABD sayesinde ayakta duran bölge rejimleri, ödedikleri yüksek koruma haracına ve topraklarını ABD üslerine açmalarına rağmen Washington’un kendilerini savunmaya öncelik vermeyeceğini yaşayarak öğrendiler. Bu yüzden de bölgesel savunma mekanizmaları oluşturma eğilimi Riyad ve diğer başkentlerde güçlendi. SKSA bunun ilk örneğiydi. Şimdi buna MOSA da eklendi.

MOSA’nın adında Mekke’nin bulunması elbette tesadüf değil. İslam’a inanan halklar için en kutsal kentin, kıblenin bulunduğu yerin seçilmesi başarılı bir PR hamlesi. Buradan yine geçmişe gidelim.

2011 yılında adı İslam İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirilen İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) 1969’da Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın İsrail işgali sırasında kundaklanması sonrasında kurulmuştu. Temel amacı Kudüs’ü özgürleştirmek ve Filistin Davası’na destek vermekti. 57 yıl sonra alınan mesafe göz kamaştırıcı! Çatır çatır süren bir soykırım ve o soykırımı meşrulaştırmaya yönelik oluşturulan Trump imzalı Gazze Barış Kurulu’na üye olan Pakistan ve Türkiye gibi ülkeler. Kudüs gerekçesi pek tutmadı Mekke’yi deneyelim gibi bir durum.

Konumuza geri dönelim. Üçlü İttifak girişimi bütün dünyada tartışılırken iki ülkenin bundan büyük rahatsızlık duyduğu söylemleri öne çıktı. Birincisi İran, ikincisi İsrail. İttifakın görünürdeki Sünni niteliği ve ABD-İsrail ikilisinin fena halde tokatlayan Tahran’ın bölgesel gücünü artırdığı konjonktür, bu birlikteliğin İran’a ve bölgedeki Ensarullah (Yemen), Hizbullah (Lübnan) ve Kataib (Irak) gibi müttefiklerine karşı oluşturulduğu savını destekliyor.

Yalnız burada bir sorun var. Pakistan Suudi Arabistan’la bütün yakınlığına rağmen mezhep topuna girmekte pek istekli davranmıyor. İslamabad İran’la komşu ve zaman zaman Belucistan üzerinden artan gerilime ve kısa süreli çatışmalara rağmen doğrudan Tahran’a karşı pozisyon almıyor. Burada Pakistan içerisinde ciddi bir Şii nüfus (yüzde 10-15 arası) bulunması da çok önemli bir etken. Sayısız iç sorunla uğraşan Pakistan devleti hoşnutsuz kitlelere bir de Şiileri eklemek istemiyor.

Bu tavrı doğrulayan bir örnek de, yıllardır Suudi Arabistan’da silahlı güç bulunduran Pakistan’ın Riyad’ın Yemen’deki Ensarullah’a karşı saldırılarına Krallığın bütün baskılarına karşın hiçbir somut destek vermemiş olması. Bilmeyen olur diye anımsatıyorum. Ensarullah Şiiliğin Zeydi kolundan olan Husilerin örgütü. Pakistan’ın bu tutumu Yemen’den korktuğundan değil, mezhep topuna girmek istememesinden.

İsrail meselesi ise açık. Soykırımcı ve sömürgeci devlet, bölgede her gelişmeden “tehdit” devşirmeyi başarıyor. ABD yönetiminin alkışladığı bu üçlü ittifak girişiminin İsrail’e karşı somut bir tehdit oluşturması ihtimali sıfır seviyesinde. Suudiler, Lübnan’da Hizbullah direnişine karşı İsrail’le sözde örtülü bir ortaklık halindeler. AKP Türkiyesi’nin İsrail’le diplomatik ilişkileri de, ticareti de sürüyor. Üçlü içerisinde İsrail’e karşı en sert söylemi benimseyen ve diplomatik ilişki dahi tesis etmeyen Pakistan ise yukarıda hatırlattığımız gibi Trump’a yağcılık adına Filistin halkının cesetleri üzerinde yükselen Gazze Barış Kurulu’na üye. ABD’nin kanatları altındaki bu üç rejimi toplayıp sekizle de çarpsanız İsrail’e tehdit teşkil etmezler.

İsrail’in derdi başka. Bu tür ABD destekli bölgesel örgütlenmelere kendi emperyalizmin koçbaşılığı işlevine yönelik bir rekabet yaratma potansiyeli taşıdıkları için sıcak bakmıyor  ve tehdit masalları uyduruyor.

Bu ittifak girişiminden asıl rahatsız olan ama nedense bu bağlamda pek az gündemimize giren asıl ülke ise Hindistan. İki gündür, India Today başta olmak üzere, İngilizce yayın yapan Hint medyasını takip etmeye çalışıyorum. Kıyamet kopuyor.

Ezeli, ebedi düşman kabul ettikleri Pakistan’ın müthiş bir jeopolitik başarıya imza attığı görüşündeler. Bu da öteden beri Çin’le derin askeri bağları bulunan Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’ı da yanına aldığı için değil. Görece ABD’ye uzak durmaya gayret eden İmran Han’ın alaşağı edilmesinden sonra İslamabad’ın dünya sahnesinde ve ABD nezdinde elde ettiği puanlardan şikayetçiler. Hindistan’ın kötü ekonomisi ve toplumsal huzursuzlukları yüzünden her an dağılmasını, yıkılmasını beklediği Pakistan, İran savaşındaki arabuluculuk başarısına bir de bu üçlü ittifakı eklemiş ve ABD’nin bölgesel hegemonyasının önemli ayaklarından biri haline gelmiş durumda.

Hindistan’ın ABD ile yakınlaşma çabaları ve İsrail’le stratejik ortaklığı Pakistan’a karşı bir avantaj sağlamaya yetmemiş görünüyor. Bu bağlamda üçlü anlaşmanın asıl mağdurunun Yeni Delhi olduğu izlenimi gerçeğe daha yakın.

Şimdi gelelim 5. madde meselesine. Anlaşmanın metnini göremedik ama Dışişleri Sekreteri Fidan imzalar kurumadan koştura koştura medyaya verdiği demeçte, MOSA’daki ilgili maddenin “teknik olarak” -o her ne demekse-  NATO’nun 5. maddesiyle aynı olduğunu söyledi.

77 yıllık NATO’nun bu meşhur “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” maddesinin bugüne dek sadece büyük patron ABD’nin Afganistan işgaline destek vermek amacıyla bir kez işletildiğini unutalım bir an için.

Aynı hükmün geçen yılki Pakistan-S.Arabistan arasında imzalanan SKSA’da da olduğunu biliyoruz. Pakistan bu yılın Şubat ayında Afganistan’la savaştı. Riyad’dan ses çıkmadı. Diyelim ki, orada önce Pakistan saldırdı, sonra Afganistan misilleme yaptı. Kabul. Peki, 28 Şubat’ta İsrail Birleşik Devletleri’nin İran’a saldırısıyla başlayan savaşta Tahran son derece haklı olarak Suudi Arabistan’daki ABD üslerine ve enerji tesislerine misillemeler yapmadı mı? Yaptı. Pakistan ne yaptı? Arabuluculuk.

Demek ki, kâğıda yazılanlar ile gerçek hayat arasında ciddi bir mesafe var. Yalnız bu noktada şunu da hatırda tutalım: Kâğıda yazılanlar bir niyeti açığa vuruyor. Niyet ile eylemin örtüşmesi ise zamana, olanaklara ve konjonktüre bağlı. Başka bir deyişle MOSA’da var olduğu söylenen hüküm bir zorunluluk değil ama kötü niyetli kullanıma son derece açık bir olanak.

Peki, Akepe-Mehape ortaklığının Mısır’la, Ürdün’le, KİK ülkeleriyle ve muhtemelen bir gün Suriye’yle de genişlemesini bekledikleri bu ortaklıktan kısa vadede ne çıkarı olacak?

Birincisi, hâlâ yiyen kaldıysa müthiş bir propaganda fırsatı. Yandaş medya “Osmanlı’dan beri ilk kez...” diye başlayan cümlelerle dolu. Kumbaralı troller “Mekke Kalesi’ne geri dönüyoruz” çığlıkları atıyorlar. Yukarıda anlattık. Pakistan on yıllardır Suudi Arabistan’da asker bulunduruyor. Oradakilerin hiç aklına gelmiyor mu acaba Babür İmparatorluğu’nu Mekke’ye genişlettik filan demek? 
İkincisi ise tam da görsellerde belirtildiği gibi, Türkiye silah endüstrisi için müthiş bir pazar. Gerçi ABD’nin kendi arka bahçesinde tezgâh açanlara pek hoşgörü göstermediği de malum. Ancak yine de en azından ABD’nin yüksek üretime sahip olmadığı belirli alanların Türkiye silah endüstrisine açılma ihtimali çok yüksek.

Uzun sözün kısası üçlü ittifak girişimi gerçekten kritik bir gelişme. Emperyalizm elindeki olanaklarla şu ana dek ulaşamadığı İran ve direniş eksenini çökertme hedefine bölgesel işbirlikçilerini devreye sokarak erişmekte kararlı görünüyor.

Halkımızın işi çok zor. İktidar bloku, NATO’ya bağlılık mesajlarının tekrarlayarak ülkeyi savaşa itmenin yollarını ararken, düzen muhalefeti ise meseleye “NATO ne der?” perspektifinden bakıyor. Oysa karşımızda emperyalizmin silahlı kolu NATO’nun Batı Asya’ya yerleşme ve savaşma planı var.

Şimdi iki NATO’culuk arasında seyirci ve örgütsüz kalarak sermaye sınıfının savaşlarına sarf malzemesi olmanın değil emperyalizme karşı mücadeleyi yükseltmenin zamanı.

Yazarın Son Yazıları