Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Emperyalizme teslim olmanın maliyeti

Emperyalizme kalfalık derdindeki AKP sermayenin dış politika ve buna bağlı dış ticaret tercihlerinin ve anakronik Osmanlıcılığın emekçi halkımıza bir maliyeti var. Bu maliyetten kurtulmak için önce o tercihleri yapanlardan, iktidarıyla muhalefetiyle sermaye düzeninden kurtulmak gerekiyor.

Yayın Tarihi: 06.09.2026 , 23:42 Güncelleme Tarihi: 07.09.2026 , 00:05

Akepe ve arkasındaki sermaye düzeni emperyalizmin dümen suyunda ilerliyor. Denebilir ki, bu hep böyleydi. Akepe öncesinde de, Türkiye bir NATO ülkesiydi ve sermayenin gayet sınıfsal ve anlaşılabilir tercihi doğrultusunda kapitalist düzeninin amiral gemisinin arkasından gidiyordu. İki kutuplu dünyada bunun anlamı ödünsüz bir anti-komünizm ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne karşı konumlanmaktır. Ancak hayat ve jeopolitik o kadar basit değildir.

Cumhuriyetin kurucu kadroları ve özellikle de o kadronun lideri Mustafa Kemal, tarihi bilincini, salt kitaplarla değil deneyimle edinmiş bir kuşağa mensuptur. Cumhuriyetin kurucu aklı, Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesine gömülmesini hazırlayan olay ve süreçleri sahip olduğu kurmay eğitiminin süzgecinden geçirmiş ve yolunu öyle çizmiştir.

O aklın emrettiği iki temel tercih vardır. Birincisi Ortadoğu’dan Arap coğrafyasından uzak durmak, ikincisi kuzey komşu ile doğrudan çatışmaya girmemektir. Bu ikili tercihin dayandığı temel ilke ise emperyalizmle ilişkilerde her zaman bir kol mesafesi bırakmaktır. Unutulmamalıdır ki, o dönemde Britanya İmparatorluğu ve Fransa ile cisimleşen emperyalizm hem Türkiye’nin güney komşusudur hem de kuzeydeki Ekim devrimini boğmak için elindeki tüm olanakları seferber etmektedir.

Şunu da hatırda tutalım yine, Mustafa Kemal sonrasında o iki temel tercihten birindeki gevşeme nettir. İngiltere-Fransa ekseninin yerini alan ABD önderliğindeki emperyalizme faydalı olma dürtüsü hızla ağır basmaya başlamıştır. Ancak kuzey istikametinde hep ihtiyat ağır basmıştır. Uzun uzun anlatmaya gerek yok ama Türkiye daha Menderes döneminde güney komşularındaki gelişmelere burnunu sokmaktan geri durmamıştır. Buna karşılık SSCB ile iktisadi ve siyasi ilişkiler belirli bir seviyenin altına hiç düşmemiştir.

Bu arka plan açıklamasından sonra esasen emperyalizmin bölge planları doğrultusunda adım adım iktidara taşınan Akepe’nin de uzun süre, SSCB’nin yerini alan Rusya ile ilişkilerde, yıkmak istediği Cumhuriyetin mirası doğrultusunda hareket ettiğini teslim etmek gerekir. Doğal olarak iktidarın ilk yıllarındaki uluslararası konjonktürün bugünden farklı olduğunu, daha açık söylemek gerekirse emperyalizm ile Rusya arasındaki ilişkinin bugünkü ölçüde keskin bir sürtüşme barındırmadığını da not etmek gerekiyor. Yani mesele niyetten çok, imkân ve kabiliyetlerle ilgilidir.

Akepe rejiminin, muhalefet olmadığı artık iyice netleşen burjuva muhalefetinin üstün katkısıyla kazandığı 2023 seçimlerinin ardından durum değişmiştir. Devletleşen ve Cumhuriyeti yıkan Akepe ile sermaye düzeninin artık daha net bir tercihin gerektiği bir dünya karşısında olduğu açıktır. Türkiye sermayesi hem yapısal hem de konjonktürel olarak yeni maceralara hazırdır.

Türkiye’nin NATO’nun Rusya’ya karşı sürdürdüğü savaşta değişen konumu böyle açıklanabilir. Enayi silkeleme kabilinden ortaya atılan ve alıcısı hiç de az olmayan arızî anti-emperyalist retoriğin yerini ABD’nin “en iyi dostu ve müttefiki” -ki buradaki “dost ve müttefik” kalıbı hizmetkâr anlamında kullanılmaktadır- söyleminin alması da rastlantı değildir. Düzenin Dışişleri sorumlusu ABD’nin bölgedeki yükünü hafifletmekten veya NATO’yu tamamlayan ittifaklar kurmaktan söz ederken herhangi bir rahatsızlık duymamaktadır.

Belirli kesimlerde bu tercihin isabetinin “kazanan tarafın yanında olmanın nesi kötü?” denilerek savunulduğu da görülüyor. Bu mantığa göre, emperyalizm kazanırsa Türkiye de kazanacaktır. Bu görüşün dayandığı temel, kendimi bildim bileli sakız gibi çiğnenen “ulusal çıkar” kavramıdır. Oysa ulusal çıkar esas olarak halkın değil yöneten sınıfın, Türkiye ve dünyanın genelinde sermayenin çıkarını ifade eder ve çok nadir istisnalar dışında halkın çıkarları ile çelişir.

Bunun somut örneklerini sıralarsak konu daha rahat anlaşılabilir.

Akepe düzeni Ukrayna-Rusya savaşının başlangıcında benimsediği politikayı değiştirdi. Akepe öteden beri Ukrayna ile silah endüstrisi alanında derin bir işbirliği içindeydi. Doğu Ukrayna içerisinde devam eden cephe savaşında Türk şirketlerinin Türkiye’de ve ABD’de ürettikleri top mermileri yıllardır kullanılıyordu. Ancak son dönemde yaşanan bir gelişme bu işbirliğinin sınırlarının genişlediğini gösteriyor. Akepe düzeni geçen ay Ukrayna’ya çeyrek milyar dolarlık silah satışı için ABD’den izin istedi. Bu ABD silahlarının temel özelliği NATO’nun Rusya’nın içlerini vurma ve taktiğine hizmet edecek nitelikte olmalarıydı. Türkiye ile Ukrayna arasında yıllardır devam eden silah alışverişine ses çıkartmayan Rusya ilk kez resmi tepki verdi. Bu tepkinin en önemli yanı, savaşın başında arabuluculuk rolü oynamaya hevesli olan ve en azından söylem düzeyinde bu iddiasını hâlâ sürdüren Akepe’nin ve liderini “riyakârlık”la suçlamalarıydı.

Bu arada, Akepe düzeni NATO’nun savaşı Karadeniz’e yayma ve bölgedeki ticareti hedef alma taktiğine de destek verdi. Karadeniz’deki deniz ticareti Ukrayna’nın saldırıları ve Rusya’nın misillemeleriyle durma noktasına geldi. Burada ilginç olan nokta saldırıya uğrayan gemilerin büyük bölümünün Türkiye ve Akepe destekçisi sermaye gruplarıyla bağlantılı olmasıydı. Görünüşte, Türkiye sermayesi NATO ve emperyalizme hizmet uğruna bedel ödüyordu. Elbette o arada saldırılar sonucu yaşamını yitiren Türkiye ve başka ülkelerden deniz emekçileri kimsenin umurunda olmadı. Kapitalizmin tunç kanunlarından biridir. Sermaye sahibi kolay kolay batmaz. Herhangi bir ticari güçlük veya ticaretin tümüyle durmasının faturası sermaye sahibine değil, emeğin sömürdüğü denizcilere çıkar. Ukrayna üzerinden yürütülen emperyalist savaş da yüzlerce deniz emekçisini işinden etti.

Akepe bunun hesabını soramadı. Ukrayna’ya destek vermeye, silah satmaya devam etti. Ukrayna’nın bu ülkenin emekçilerinin hayatına ve işine mal olan saldırganlığı kınanmadı bile. Ukrayna’nın tek dişi kalmış İngiltere tarafından ayakta tutulan lideri Zelenski bundan cesaret almış olacak ki, bu kez gözünü havaya dikti.

Zelenski Rusya’nın sivil havalimanları ve yolcu terminallerinin de hedef olacağını söyledi. Havacılık sektöründe bu tür bir tehdidin birincil etkisi sigortalar üzerinde görülür ve uçuş maliyetleri artar, uçuşlar da aksar.

Bu açıklamanın ardından Türkiye ile Rusya arasındaki uçuşlarda da çok sayıda iptal yaşandı. Hatırlatalım, özellikle yaz sezonunda Rusya’nın 31 farklı havalimanından Türkiye’ye uçuş yapılıyor. Putin’in Erdoğan’a anımsattığı gibi Rusya’dan Türkiye’ye geçen yıl gelen turist sayısı 7 milyon civarında. Bu akışın aksaması turizm sektörüne, özellikle de Antalya yöresinde ciddi darbe vurabilecek gibi görünüyor. Bakın yine nereye geldik? Başta Turizm Bakanı olmak üzere turizm patronları için sıkıntı verebilecek bir gelişme ama Akepe’den yine “çıt” çıkmadı. Teşvik ve kıyaklarla deniz kıyılarına çöken turizm sermayesi yine işin içinden sıyrılabilir çünkü. Ya turizm emekçisi? Zaten öteden beri insanlık dışı koşullarda güvencesiz ve düşük ücretle çalıştırılan turizm emekçileri için işsizlik savaş kadar büyük ama savaştan daha yakın bir tehdittir. Akepe ve sermaye düzeni umursamadı. “Dünya lideri” de dahil hiçbir Akepe yetkilisi çıkıp, “sen kim oluyorsun?” diyemedi. İşte “ulusal çıkar” emperyalizmin hizmetinde olmayı ve yine onun uzantısı Zelenski çetesine boyun eğmeyi gerektirirken, emekçinin çıkarının tam aksi istikamette olduğu bir örnek.

Bitmedi. Akepe sermaye düzeninin ABD, AB ve NATO’ya sarsılmaz sadakatinin, ülkemizi ve emekçi halkımızı bu emperyalist odakların Rusya ve İran cephesinde sürdürdükleri sıcak savaşlara sürükleme tehlikesini de barındırdığına hiç değinmedik bile. Türkiye emekçilerinin emperyalist savaşın cephanesi haline getirilmeden önce başına gelenlerden söz etmeye devam ediyoruz.
Akepeli Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kasım ayında ABD’ye yaptığı ziyarette kendisini sadakati sebebiyle yere göğe sığdıramayan Başkan Trump’ın tek bir konudaki eleştirisine muhatap olmuştu. Trump “Erdoğan’ı çok seviyorum ama Rusya’dan petrol ve doğalgaz almasa daha çok severim” demişti. O ziyaretin hemen öncesinde Türkiye’nin ABD’den toplamda 143 milyar metreküplük sıvılaştırılmış doğalgaz alımına dair bir anlaşma da imzalanmıştı.

Geçtiğimiz günlerde açıklanan veriler, Trump’ın bu arzusunun da yerine getirilmekte olduğunu gösteriyor. Bu yılın ilk ayı içinde Türkiye’nin ABD’den aldığı petrol miktarında ciddi bir sıçrama yaşandı. Geçen yılın sonunda toplam petrol alımları içinde yüzde 0,47 oranında yer tutan ABD petrolünün payı bu yılın ilk yarısında yüzde 5,47’ye ulaştı ve Rusya’dan temin edilen petrol miktarını geride bıraktı. Haziran ayında ise bu oran yüzde 13’e yükseldi.

Oysa Türkiye Rusya’dan uluslararası piyasalara göre çok daha düşük fiyata petrol temin ediyordu. Brent tipi petrolün varili 80-90 ABD doları arasında değişir, Rus Ural petrolünün ortalama fiyatı 50-60 dolar bandında bulunurken, Türkiye Rusya’dan aldığı petrolün variline yaklaşık 38 ABD doları ödüyordu.

Bu gelişmenin Türkiye’nin çeşitli ülkelerden aldığı petrolün ortalama maliyetini yukarı çektiğini görmek için enerji uzmanı olmak gerekmiyor. Sermaye dostu ekonomi yönetiminin yükü yurttaşların sırtına yıkma politikalarıyla zaten alıp başını giden motorin ve benzin fiyatları, salt bölgesel krizler ve saçma sapan vergi düzenlemeleri nedeniyle değil bu sebeple de tırmanıyor. Nakliye sektöründeki ana girdi niteliğindeki motorinin litre fiyatı 90 lirayı geçti. Semt pazarından aldığınız domatesten, şehirlerarası otobüs yolculuklarına kadar emekçi halkın hayatını derinden etkileyecek bir artış bu.

Yine emperyalizmle uyum politikaları bağlamında, ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları sertleştirme çabalarının İran’dan temin edilen petrol ve doğalgaz miktarını da aşağı çekmesi halinde, Türkiye’nin büyük oranda dışa bağımlı olduğu enerjinin halka faturası daha da ağırlaşacak.

Peki ya sermaye? Bu gelişmeler özelleştirme yoluyla sermayeye teslim edilen rafinerileri hiç etkilemiyor. Aralıksız artan enerji maliyetleri yüzünden halkımız daha da yoksullaşırken TÜPRAŞ’ın bu yılın ilk altı ayındaki kârı geçen yıla kıyasla yüzde 320 artışla 50 milyar liraya ulaştı. Oranı bir kez daha okuyun isterseniz: Yüzde 320!

Sözün özü, özetlemek gerekirse, emperyalizme kalfalık derdindeki AKP sermayenin dış politika ve buna bağlı dış ticaret tercihlerinin ve anakronik Osmanlıcılığın emekçi halkımıza bir maliyeti var.

Bu maliyetten kurtulmak için önce o tercihleri yapanlardan, iktidarıyla muhalefetiyle sermaye düzeninden kurtulmak gerekiyor.

Yazarın Son Yazıları