Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Yeni başlayanlar için ABD, NATO ve şürekası hakkında faydalı bilgiler

Kendinize, insanınıza ve ülkenize inanmıyorsanız zaten Cumhuriyetin kurucu değerlerine dönmekten söz etmenizin bir anlamı yok. Yeriniz o dönemde “Düvel-i Muazzama ile oyun olmaz” diyenlerin veya “ABD mandası mı, İngiliz mandası mı” tartışması yapanların yanıdır.

Yayın Tarihi: 05.07.2026 , 23:24 Güncelleme Tarihi: 06.07.2026 , 00:03

Son yıllarda karşıma çok sık çıkan bir deyim “yankı odası”. Belirli ortamlarda yazıp çizip konuşmaya alışınca bütün dünyayı o ortamlardan ibaret sanmak gibi bir şey. Siyaset yapanların çok sık içine düştükleri bir durum. O zaman “yankı odası” terimi yoktu veya ben bilmiyordum ama 1987-89 döneminde bir üniversite öğrencisi olarak ilk kez SHP’de siyasi faaliyet denemelerine giriştiğimde bu olguyla karşılaşmıştım. Siyasetin profesyoneli haline gelmiş kişiler hep ilk seçimde iktidar bekliyorlar, yakın çevreleri de buna samimiyetle inanıyorlardı. Oysa kafanızı öteki “mahalle”lere çevirdiğinizde ve oralarda gözlemlediklerinizi topladığınızda görüntü kökten değişiyordu. Ancak nedense “dışarı”nın sesi “içeri”ye bir türlü ulaşmıyor, seçim olup bitene kadar erken bir galibiyet sarhoşluğu yaşanıyordu. İşin ilginç tarafı, sürekli yinelenen  bu durum, herhangi bir öğrenme sonucu da vermiyordu.

Bu yüzden siyaset yaparken halkın çeşitli kesimleriyle konuşmak önemli. Bulunduğunuz çevrede size çoktan anlaşılmış gibi gelen hiçbir şeyin anlaşılmadığını fark etmek ve tekrar tekrar anlatmaktan başka bir çare olmadığını kavramak için. Köşeyi düzenli okuyanların çoğunun elbette aşina oldukları bilgileri barındıran bu yazı da o çare arayışının bir parçası.

'ABD başka, NATO başka'

Türkiye 74 yıldır NATO üyesi. Aslında 1946’da Missouri’nin İstanbul’a gelişiyle hızlanan bir sürecin kurumsal boyuta ulaşması NATO üyeliği. 74 yıl şimdiki anlayışa göre kabaca 3 kuşak demek.

İlk iki kuşağın anlayışına göre NATO ile ABD kesin olarak özdeş. Son kuşakta ise işler biraz değişmiş gibi. Bunu nereden mi çıkartıyorum?

Geçen gün kendisini ABD ve emperyalizm karşıtı olarak tanımlayan bir derneğin yerel bir yöneticisi mealen şöyle söyledi: “ABD başka, NATO başka. NATO faydalı bir örgüttü, bizi Sovyet işgalinden kurtardı. Başta iyiydi ama sonra ABD etkisiyle Türkiye’yi parçalamaya yöneldi.”

Oysa NATO ABD merkezli emperyalizmin ve sermaye düzeninin silahlı örgütü olarak kuruldu. Bu özelliği hiç değişmedi. Sadece dönemlere göre farklı yöntem ve şekiller aldı. Geçen haftaki yazımda bunu ayrıntılandırmıştım.

Burada önemli olan şu: NATO ABD’nin denetiminde olan bir örgüt. Bu kurumsal anlamda da, politik anlamda da sorgulanamaz bir gerçek. Somut örnek isteyenler için NATO anlaşmasının üye devletlere savunma şemsiyesi sağladığı ileri sürülen 5. Maddesinin bugüne dek sadece ABD için uygulandığını anımsatabiliriz. 11 Eylül 2001’de ABD’nin Afganistan’da ilerici bir iktidar kurulmasını engellemek için zamanında besleyip büyüttüğü El Kaide saldırınca 5. Madde işletildi. Suudi vatandaşı kişilerce gerçekleştirilen saldırı üzerine NATO, ittifakın en güçlü orduya sahip merkezî konumdaki üyesini “savunmak” için kalkıp Afganistan’ı işgal etti. ABD’nin bu işgal girişimi için herhalde diğer üyelerin askeri desteğine ihtiyacı yoktu ama Türkiye dahil tüm üyeler, imameyi sadakatle takip eden tespih taneleri gibi tıpış tıpış Afganistan’a gittiler.

1982’de Arjantin İngiltere’nin denetimindeki Falkland Adaları’na saldırdığında ise, Yengeç dönencesinin güneyinde, yani NATO’nun müdahale alanı dışında olduğu gerekçesiyle bu madde işletilmemişti.

Adı üstünde, Kuzey Atlantik İttifakı. Güney Atlantik’te ne işi var, değil mi? Bu arada o dönem kullanılan bu Yengeç dönencesi kriterinin en gülünç yanlarından biri, ABD’nin eyaleti sayılan Hawaii adalarını da kapsam dışı bırakması. II. Dünya Savaşı’nda ABD’nin savaşa girme gerekçesi olan Hawaii, NATO’nun 5. Maddesinin de kapsamı dışında. Yerseniz!

Uzattık ama NATO’nun ABD’nin talep ve gereksinmelerine yanıt vermek dışında bir işlevi olmadığını gösteren örnekler bunlar. Demek ki, neymiş? NATO ABD’den farklı hareket edebilen bir örgüt değilmiş. NATO üyeleri arasındaki çekişmeler, rekabet, zaman zaman su yüzüne çıkan görüş ayrılıkları da bu temel gerçeği değiştirmiyormuş. Yalnız bu çarpık anlayışın kendisini Akepe karşıtı, Atatürkçü, Kemalist, ABD karşıtı olarak niteleyen kitlede ciddi bir karşılığı var.

'NATO kötü tabii ama çıkarsak bize saldırırlar'

Aynı kesimde bu da yaygın bir anlayış. Bir suç örgütünde olduğunuzu biliyorsunuz ama “davadan döneni vururlar” diye korkuyorsunuz. Bunu gerçekçilik ve ayakları yere basmak olarak tanımlayanlara da denk geliyorum çoğu zaman. Cümleye “Atatürk’ün dış politikası çerçevesinde...” diye başlayıp bir suç örgütünde kalmayı gerçekçilik temelinde savunmaya çalışmak ilginç gerçekten.
Cumhuriyetin ilk dönem dış politikasında “gerçekçilik” veya “kendini korumak”  adına emperyalistlerle kol kola girmek şöyle dursun, bölgedeki küçük ülkelerle işbirliğini geliştirerek emperyalizmi olabildiğince uzak tutma kaygısı hâkim.  Buna rağmen, ‘Rahmetli yaşasaydı NATO’ye girerdi” geyiği çok yaygın.

Şundan emin olabilirsiniz, girmezdi. I. Dünya Savaşı’nda emperyalist kamplardan birinin peşine takılıp darmadağın edilen bir devletin, algısı, kültürü ve zekâsı ortalamanın çok üzerinde bir subayı olarak, kendi ordusuna komuta eden Alman subayları deneyimlediği için Türkiye’nin ordusunun da NATO komutası altına girmesini kabullenmezdi.

“Bize saldırırlar” meselesi ise daha da vahim. Akla ilk gelen, sana saldırmaya hazırlanan bir grup ile neden aynı yerde durduğun sorusu. İkincisi ise askerlerin sevdiği ifadeyle “imkân ve kabiliyetler” meselesi. Bir yıl içinde dünyanın en gelişkin askeri gücüne sahip olduğu söylenen ABD ve İsrail’in iki kez saldırdığı İran örneği ortada duruyor. Türkiye en kötü yönetildiği haliyle bile kolay lokma değil. Isırmaya kalkanın dişlerini ele verecek kapasiteye her zaman sahip.

Kendinize, insanınıza ve ülkenize inanmıyorsanız zaten Cumhuriyetin kurucu değerlerine dönmekten söz etmenizin bir anlamı yok. Yeriniz o dönemde “Düvel-i Muazzama ile oyun olmaz” diyenlerin veya “ABD mandası mı, İngiliz mandası mı” tartışması yapanların yanıdır.

'NATO’dan çıkarsak Batı’dan iyice koparız'

Karakuşi bir rejim tarafından hukuki anlamda mağdur edildiğine kuşku yok ama gerçekleri görmezden gelmek de bir yere kadar. İçinde bulunduğumuz karanlıktan çıkış çaresi olarak pazarlanan Ekrem İmamoğlu’nun geçtiğimiz günlerde paylaştığı bir mesaj var. Özetle, Türkiye’nin Avrupa ve bölgenin savunmasına yapabileceği verimli katkılardan söz ediliyor. Türkiye’nin başka işi yok mu? Hegemonyası sarsılan Batı sermayesi ve bölgedeki uzantılarını kurtarmak Türkiye’nin emekçilerinin önceliği olabilir mi?

Batı’dan kopmak nedir? Efendim, demokraaasi, insan hakları, ifade özgürlüğü... Yiğit Avukat Selçuk Kozaağaçlı’nın her gün yeniden anımsadığımız sözünden esinlenilerek “demokrasi diye helvadan put yapmışsınız acıktıkça zıkkımlanıyorsunuz” diyesim var. Batı dediğiniz toplamın bunları sadece kendi sermayesinin ihtiyacına göre helva yaptığını ve acıktıkça kendisinin yediğini, öteki diye tanımladıklarına ise zırnık koklatmadığını kavramak bu kadar mı güç? Yemenli, Filistinli, Sudanlı, Lübnanlı çocukların ölüleri de uyandırmıyor?

'Milletin bu kadar derdi varken NATO tartışmanın sırası mı?'

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri Cumhuriyeti gömen sermaye düzeninin eğitime yaptığı sistemli saldırılarla sebep-sonuç ilişkisi kurmayı unutmuş bir kitle yaratmayı başarmış olması. Sonuçlardan herkes şikâyet ediyor ama ana sebebi konuşmayı zamansız buluyor. 

NATO ve onun kol kanat gerdiği sermaye düzeninin mikroskobik bir azınlığı zengin, geri kalanları ise alabildiğine yoksul hale getirdiğini anlatmakta zorlanıyoruz. Oysa kapitalizmin tunç kanunu bu.

Üstelik mesele salt NATO zirvesi için yapılan harcamalar ve NATO’nun giderek şişireceği silahlanma faturasının yoksullaştırılan halkın sırtına yükleneceği gerçeğinden ibaret değil. Düzen bir bütün olarak, zengin azınlığın yoksul çoğunluğa karşı savunulması üzerine oturuyor. Bu savunmanın içeriği emeğe yönelik sürekli saldırı. O saldırının önemli bir boyutu da çoğunluğun sesinin kısılması ve yurttaşlığın kulluğa dönüştürülmesi. Bütün bunlar, adamın birinin sorgulanamaz yetkilerle oturtulduğu yerden halk eziyet  etmekten keyif almasından kaynaklanmıyor. NATO düzeninin Türkiye’ye layık gördüğü ve “verimli” sonuç almayı umduğu model bu olduğu için her geçen gün daha fazla şiddete ve yoksulluğa maruz kalıyoruz.

Düzen muhalefeti de bir yandan “vatandaş aç, aaaç!” diye bağırırken bir yandan da NATO’ya temenna çakmayı ihmal etmediği için gerçek bir çare oluşturmuyor.

Giderek daha da yoksullaşmamızın ana sebebine karşı tepkisiz oturmanın maliyeti çok ağır. Şimdi çıkaracağımız ses, çocuklarımızın insanca yaşaması için.

NATO’ya da, düzenine de, yerli işbirlikçilerine de hayır!

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları