Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Bir savaşın sonu, yenisinin başlangıcı

İran’ın konvansiyonel olarak yenilemeyeceği ve uğradığı her saldırıya aynı şiddette karşılık vereceği anlaşıldığına göre önce emperyalizmin el kitabındaki diğer yöntemler denenecek. İran’a boyun eğdirmek için NATO’nun devreye sokulmasının yolları aranacak. Biten bir savaşı bir başkasının izlemesini engellemek bizim elimizde.

Yayın Tarihi: 14.06.2026 , 23:58 Güncelleme Tarihi: 15.06.2026 , 00:07

28 Şubat’ta Amerika Birleşik Devletleri ve onun bölgedeki “Pişekâr”ı İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaşın sonuna gelindiğine dair işaretler artıyor. ABD Başkanı Trump 80. yaş gününü bir anlaşmayla kutlamak için bastırıyor. İran’dan gelen sinyaller ise zamanlamaya dair soru işaretleri barındırsa da, özde belirli bir anlayış birliği oluştuğu izlenimini veriyor.

Bu anlayış birliğinin özüne göz atmadan şekle dair birkaç şey söylemek gerekiyor. Malum diplomaside öz kadar şekil de belirleyici olabiliyor.

İran ve ABD’nin üzerinde anlaştıkları veya anlaşmaya çok yaklaştıkları söylenen belge bir barış anlaşması değil. Teknik adıyla mutabakat zaptı deniliyor ama bana göre daha çok bir müzakere çerçeve belgesi ya da ön anlaşma. Başka bir deyişle ortada henüz bir anlaşma veya anlaşma taslağı yok ama anlaşmanın hangi yöntemle sağlanacağına ve nelerin görüşüleceğine dair niyet beyanları var. Bunlar üzerinde anlaşma olduğunda masaya oturulacak ve konuşulacak.

Bugün olması dahi hafta başında imzalanacak bu ön anlaşma sonrasında İran ile ABD arasında süren kesintili ateşkes 60 gün uzayacak ve görüşmeler başlayacak.

İmzalanacak belgede hangi unsurların bulunduğuna dair çelişkili bilgiler var. İran tarafından sızdırılan taslak ABD tarafından doğrulanmış değil.

O taslağa göre, ateşkes bütün cepheleri kapsayacak. Bunun anlamı Lübnan’daki İsrail katliamlarının durması. Bana göre bu çok kolay olmayacak. ABD yönetiminin İsrail’i bu konuda zorlamaya niyeti de yok, gücü de. Jeopolitik magazin ve komplo severlerin desteksiz salladığı gibi, mesele öyle Trump’ın Epstein dosyasındaki fotoğrafları, filmleri falan değil. ABD düzeni bir bütün olarak İsrail’le ziyadesiyle bütünleşik. Sürtüşme noktaları var ama “greater good” yani temel çıkarlar söz konusu olduğunda ayrışma filan yok. Kongre’de geçtiğimiz günlerde kabul edilen ve ABD ile İsrail’i güvenlik bağlamında eş düzlemde ele alan tasarı bunun güzel bir örneği.

Hep yazıyoruz ama dünyaya dinsel gözlüklerle bakmayı halkı kandırmanın kullanışlı ve ucuz bir aracı olarak kullananlara inat bir kez daha yinelemekten zarar gelmez. İsrail yandaşlığı öyle Cumhuriyetçiler içinde ağırlıklı yer tutan manyak evanjelistlerin yobazlığıyla sınırlı bir olgu da değil. Amerikan Demokratlarının İsrail sevdası da bununla yarışır seviyede. Her iki parti açısından da mesele dinsel, duygusal, insani filan değil, sermayenin doğrudan çıkarlarıyla ilgili. İsrail’in varlığı Ortadoğu’da ABD sermaye düzeninin bekası bakımından zorunlu. Akepe gibi, o işlevi kısmen veya tümüyle yüklenmeye hevesli bölge rejimleri hayal dünyasında yaşıyorlar. 

Konuya dönelim. İran kağıdında yaptırımların kaldırılması ve dondurulan İran varlıklarının aşamalı olarak serbest bırakılması var. Trump bunu şiddetle reddediyor. Göreve geldiğinden beri her yüz lakırdısından doksan dokuzu yalan olduğu için İran’ın doğruyu söylüyor olma olasılığı yüksek. Yalnız o tür bir düzenlemenin koşullu ve aşamalı olacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

Trump’a bakılırsa Hürmüz Boğazı’nın derhal açılması ve İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumun seyreltilmesi öncelikli konular. Uranyum meselesindeki ilginç nokta ise Washington’un saldırı öncesi ve savaş sırasındaki söyleminden geri adım atmış olması, İran’ın da buna küçük de olsa bir tavizle karşılık vermesi. ABD uranyumu alacağız ısrarından bu noktaya gelmiş. Anımsayacaksınız, pilot kurtarma ayağına gerçekleştirdikleri ve fiyaskoyla sonuçlanan askeri operasyon da bu hedefe yönelikti. İran ise başından beri nükleer silah geliştirmeyeceğini ve zenginleştirilmiş uranyumu ABD ya da herhangi bir üçüncü ülkeye göndermeyeceğini söylüyordu. Şayet ben atlamadıysam, seyreltme meselesi de Nisan ayı başındaki dolaylı görüşmelerden itibaren bir başlık haline geldi. Özetle, ABD uranyumu almaktan vazgeçmiş, İran ise seyreltmeyi kabul etmiş oluyor. İki ülkenin verdiği ödünler arasındaki büyük fark ise  ABD’nin savaşı kazanamamış olduğunun en net göstergesi.

Hürmüz başlığında ise ABD boğazın trafiğe açılmasına odaklanmış durumda. Her ne kadar Trump aylardır “bizim ihtiyacımız yok, başkaları düşünsün” diye atıp tutsa da, kazın ayağı öyle değil. ABD’nin bölgeden neredeyse hiç petrol, petrol ürünü veya gübre hammaddesi vs. temin etmediği doğru ama sistem sıkışınca sistemin ağası da sıkışıyor. Biraz açmak gerekirse, müşteri ve vasal devletler darboğaza girdiğinde ABD de etkileniyor. İran ise “Hürmüz Boğazı’na gişe kurarım” restinden, verilen hizmetin bedeli İran ve Umman tarafından tahsil edilir noktasına gerilemiş görünüyor.

Uzlaşı çerçevesinde, İran’ın bölgedeki müttefiklerine verdiği destek ve füze programı konusunun öncelikler arasında yer almadığına dair güçlü veriler bulunuyor. Açıkçası birinci konuda yanıldığımı sevinerek itiraf etmem gerekiyor. Tahran’ın en azından kâğıt üzerinde direniş ekseninin diğer unsurlarını “satabileceğini” düşünmüştüm. Zira İran halkının saldırı öncesinde de çok tartıştığı bir konuydu bu. Ülkedeki ekonomik adaletsizlikleri kısmen bölgedeki direniş odaklarına verilen desteğe bağlayan bir anlayış İran’ın eğitimli orta sınıfında yaygındı. O anlayışın ne kadarı gerçeklere ne kadarı Tel Aviv kaynaklı psikolojik harekâta dayanıyordu bilemiyorum. Yalnız ABD ile İsrail’in haksız saldırısıyla başlayan ve daha ilk gününde masum çocukları katlederek başlayan savaş İran halkının bu tarz tereddütlerini geri plana atması sonucunu verdi. Emperyalizmle mücadelenin bir zorunluluk olduğu ve hattı müdafaanın yetmeyeceği anlaşıldı. İran yönetimi savaş ile ateşkesin gelip gittiği anlarda kendi altyapısının yeniden bombalanmasını da göze alarak Lübnan’daki direnişe sahip çıkmak suretiyle örnek bir tavır sergiledi. O tavır Türkiye basınında Siyonist ve batılı kaynaklardan tercüme edilerek kullanılan “vekil güçler” terimini de boşa düşürdü. Tahran daha geçen hafta Hizbullah’ın İran adına savaştığı propagandasına inanan yerli ve milli sersemlere de tam aksinin geçerli olduğunu kanıtladı. Beyrut’un güneyindeki Dahiye saldırısını engellemek için deyim yerindeyse ortaya kendi gövdesini koydu. Bununla da kalmadı, İsrail’e sağlam bir sille daha atarak şakası olmadığını gösterdi.

Dikkat ederseniz, yıllardır “İran ile İsrail danışıklı dövüşüyor, boşa füze atıyor, soba borusu fırlatıyor” diye böğüren yerli (aslında tümüyle yersiz) iki ayaklı tayfada bir süredir kronik bir ses kısıklığı yaşanıyor. Dili içine kaçan bir başka grup ise emperyalizmin gücüne iman eden jeopolitik “uzman”ları. “İran ha şimdi yenildi, ha şimdi yenilecek, ABD bir vuracak bir de yer vuracak” diye sayıklaya sayıklaya nefesleri tükendi gariplerin.

Bir de İran’a “hazırlanmadığın savaşa niye giriyorsun?” filan diye akıl öğretenler, Körfez ülkelerinde el etek öpenler vardı hatırlarsanız. İran savaşı kaybetmediği gibi, Kıtırlar Vadisi tayfasının “ilave üç-beş dinar koparacağız” diye körü körüne desteklediği Körfez emirleri savaş dursun diye yalvar yakar oldular.

Sağcılığın tarihin yanlış yerinde ve çarpık durma konusundaki üstün başarısı malum ama bizimkiler o alanda kendi rekorlarını dahi kırdılar.

Müzakere çerçevesine geri dönersek ve yine İran’ın sızdırdığı kopyayı esas alırsak Tahran’ın bu savaşı kazanmış sayılması gerektiğini gösteren çok önemli bir unsur daha var. Daha doğrusu yok: İran’ın füze programı. Önceki yazılarda çok değindiğim için ayrıntısına girmeyeceğim ama çerçeve belgede bu konunun bulunmaması İran açısından büyük bir başarı. İran bu sayede kapsamlı bir emperyalist saldırıyı püskürtmekle kalmıyor, gelecekteki saldırıları önleme sağlamında da elini güçlendirmiş oluyor.

İsrail Birleşik Devletleri’nin İran’a saldırısıyla çıkan savaşın bu perdesinin kapanmakta olduğu anlaşılıyor. Önümüzdeki hafta Avrupa’da veya başka bir yerde heyetler bir araya gelecek, pazarlıklar başlayacak. Petrol ve bölgeyle bağlantılı ürünlerin fiyatlarında belirli bir düşme, sermaye diktatörlüğüne tabi dünyada kutsal inek muamelesi gören piyasalarda bir miktar rahatlama yaşanacak.

Yalnız kapitalizmin yapısından kaynaklanan kriz derinleşmeye devam ettiğine ve edeceğine göre yeni bir savaşın hazırlığı başlayacak. İran’ın konvansiyonel olarak yenilemeyeceği ve uğradığı her saldırıya aynı şiddette karşılık vereceği anlaşıldığına göre önce emperyalizmin el kitabındaki diğer yöntemler denenecek. İran’daki etnik, toplumsal fay hatları gıdıklanacak. Bir yandan da, ABD ve İsrail’in Körfez ülkeleriyle birlikte deviremediği İran’a boyun eğdirmek için NATO’nun devreye sokulmasının yolları aranacak.

Savaş ve cinayet örgütü NATO’nun 7-8 Temmuz’daki Ankara zirvesinin Rusya dışındaki ana gündemi İran’a karşı savaşı yeniden ve daha güçlü bir cepheyle başlatmak olacak.

“Buna izin veremeyiz, komşumuzla boğazlaşmak, patronlar için ölmek istemiyoruz” diyenler de boş durmayacaklar elbette.

Türkiye’nin yurtseverleri 5 Temmuz’da Ankara’da NATO’ya ve katil Trump’a “hoş gelmediniz” ve “savaşa hayır” demek için bir araya gelecekler.

Biten bir savaşı bir başkasının izlemesini engellemek bizim elimizde.

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları