Aydemir Güler
Tabakların hepsi boştu…
Yayın Tarihi: 10.07.2026 , 21:42 Güncelleme Tarihi: 11.07.2026 , 00:00
NATO Zirvesinin içeriğine bir de ben girmeyeyim, bol bol yazılıyor. İçerik savaş ve gericilik… Biçimin yetkinliği, bunu ne ölçüde desteklediğiyle, içeriğin salgıladığı sakilliği telafi edip edemediğiyle ölçülür. Yani yeterince büyük ve işlevsel bir örtü örtülmelidir kepazeliğin üstüne.
Ancak bugün bu örtünün bütün nüfusun gözünü boyaması hiç gerekmiyor. Zira içinden geçtiğimiz çağın en önemli özelliği veya konsepti “halksızlık.”
Siyasetin halkla, kitlelerle, emekçi sınıflarla bağının kopması esas. Örneğin siyasal partilerin halkla ilişkisi sadece seçimde kurulmalı, ama oylamanın sonucunun uygulanıp uygulanmayacağı ayrıca kararlaştırılabilmeli. Veya sendika gücünü tabanından değil, kurumsallığından almalı, “mücadelede taraf” değil “projede paydaş” olmalı. Buna göre halkı çağrıştıran her tür ideolojik unsur, kurtulunması gereken yüktür…
Zirvede AKP bu perspektif doğrultusunda bir çığır açmışa benziyor. Birileri de, iki gündür, halkın okumayacağına güvendiklerinden olsa gerek, ağırlamanın detaylarını haberleştiriyorlar. Adını koyalım, ev sahipliği halksızlaştırılıyor. Halktan kurtulunca kendilerini son derece özgür hissediyorlar ve yaratıcılıkları patlıyor. Kamuoyuna mal olan geçici OHAL uygulamaları, halkı fiziken dışta bırakmak içindi. Böyle ev sahipliği ancak korunaklı bir alanda hayata geçirilebilirdi.
* * *
Örnekleri çok daha fazladır, ama ben karşıma çıkan birkaçını derlemekle yetineceğim. Öncelikle “NATO’yu doyuran üç şef” belgeselinin çekilmesini önereceğim! Senaryo yazımı için çoktandır züppeliği üslup haline getirmesiyle tanınan Ertuğrul Özkök’e şans verilebilir...
Bu yazının yukarıdaki başlığını da üç şeften birinden ödünç aldım:
“Herkes çok mutluydu. Biz şefler için en önemli şey dönen tabaklardır. Tabakların hepsi boştu, bu çok önemli. Çok büyük bir gurur yani, en büyük hissiyatımız şu anda da o.”
İki hafta önce bu köşede Türkiye’nin Batıyla ilişkilerinde 1950’lere geri dönmekten söz etmiştim. Ama arada büyük bir farkla: Bugün halkımızın (şefin söz ettiği) söz konusu gurura ortak olması gerekli sayılmamaktadır ve bu, Erdoğan ile Bayar-Menderes yıllarını ayıran önemli bir noktadır. O zamanki “konukseverlik” kitlelerin kendilerini olup bitenin parçası hissetmesini önemsiyordu. Memur veya öğrenciler konukları alkışlasınlar diye bulvara dizilir, genelevler baştan aşağı temizlenirdi. Bugün konseptimiz halksızlık olduğu için, ben de şeflerin menülerini burada paylaşmayacağım. Ama gerçekten anlattıkları gibi doldurdukları tabaklar boş geri dönmüşse, NATO zirvesi aynı zamanda bir tür Dünya Hazcılar toplantısı sayılır!
Bizim haz ustası egemenlerimizse şöyle düşünüyorlar muhtemelen:
“Türkiye’de 20 milyona yakını açlık çekmek üzere 60 milyonun üstünde yoksul yaşıyor. Bu topluluğun kendi derdinden kafayı kaldırıp sarayda olanlarla ilgilenmesi mümkün değil. Madem öyle, bu kaybedenler kalabalığını boş verip kendi aramızda eğlenelim. Gerisiyle de tarikatlar ilgilensin…”
Ülkede üretilen gelirin yarısına el koyan beşte birlik mutlu kesim ile onlara özenme lüksüne sahip olanlar için üretilen bir ideoloji ve kültürden söz ediyoruz, “aralarında eğlenmek” derken. Bu alana gerçekten yatırım yapıyorlar:
“Yaklaşık sekiz aylık bir çalışma vardı. Bizler son bir buçuk ayda yemek içme olarak heyetlere dâhil olduk. Tabii külliyeden zaten direktifleri aldık… Yedi bölgemizden yedi ayrı meze seçtik… Çok güzel yemek hikâyeleriyle onları ülkelerine uğurladık.”
Dilerim, belgeseli yine kendi özel gösterimleri için çekerler de, biz alıp halkımıza seyrettiririz! Halkımızın “table setting”e kafası basmayabilir, ama masayı devireceği gün böyle böyle yakınlaşabilir!
* * *
“Setting” edilen “table” ne diye sorarsanız, o “first lady”lerin masası. Özkök bu masanın “renkli hikâyesini” yazdı.
Duymuşsunuzdur, MADO da NATO zirvesine dondurma servis etmiş. Bu firmanın patronları 2023’ten bu yana deprem bölgesinin mezar binalarından birinin sahipleri olarak tanınıyor. Benzerlik bu ya, sultanların masasını tasarlamak da Mecidiyeköy katliamıyla tarihe geçen Torunlar holding ailesinden birine düşmüş. Adı önemli olmayan hanım kızımız üç şeye önem veriyormuş:
“… masadaki her objenin bir hikayesi olması… birer ‘zanaat’ ürünü olması… (ve) sürdürülebilirlik.”
Ertuğrul bey, üç şey dediyse lafın gelişi!
“Dördüncü özellik de şu: Gerek örtülerde gerek tabak çatal bıçakta mutlaka Türk motiflerinin kullanılması… Bir de beşinci ilke var: Türk motifleri en klasik haliyle baskın biçimde kullanıldığında masada yorucu bir etki yapabiliyor.”
Bu nedenle Selçuklu yıldızı falan modernize edilmiş. Ayrıca masaya gerçek değil porselen hamurundan tek tek yoğrularak yapılan çiçekler konmuş. Özkök yemek menüsüne ulaşmış, ama içecekleri daha öğrenememiş!
Böyle yüksek bir estetik düzeyine şiddet kültürünün eşlik etmesi zorunludur. Bu ayrıcalıklı dünyanın ne pahasına olursa olsun korunması gerektiğine göre, Cumhurbaşkanımızın da konuklarına sembolik olarak ve üstlerine isimleri kazılı tabancalar dağıtması pek isabetli olmuştur. Lakin çağ atlamakta geciken kimi ülkelerin mevzuatı yüzünden silahların çoğu ya Ankara’da elçiliklere emanet edilmiş, ya da gümrüklere takılmış! Haberlerin bu son bölümü konukların neden Türkiye’ye hayran kaldıklarını açıklar niteliktedir. Bizimkiler olsa bellerine takar geçerlerdi!
Bütün bu tabloda neyin eksik kaldığı herhalde görülmektedir. Lakin “Halksızlaştırmanın” hem bir sınırı, hem de daha önemlisi sonu vardır. Halk belki kadrajın dışına itilmiştir, ama o da görmektedir, kendine kalan tabakların hepsinin boş olduğunu. Trump’ın İran’a ateş emrini Ankara’da verdiği de görülmektedir. Bu mesajın ağırlığı hiç umursanmayanların sırtına çökmektedir. Basit bir olguyla karşı karşıyayız. Kapitalizmin yok saydıkları, aslında vardır! Üretmekte, yaşamakta, düşünmektedirler. Porselen hamurundan çiçek görmemişlerdir bir kere bile, ama ayaklarını dibe vurup yükselmeyi bileceklerdir.
Kuşkunuz olmasın; belki biraz daha zaman geçecek, ama bu uğursuz zirve mutlaka yeni bir aydınlık çağın habercisi olarak tarihe yazılacak.