Aydemir Güler
NATO’nun normali
Yayın Tarihi: 26.06.2026 , 21:31 Güncelleme Tarihi: 27.06.2026 , 16:27
2003’te İstanbul’da provası yapılan senaryo şimdi Ankara’da sahneleniyor. 2026 NATO Zirvesi için alınan önlemlere, yaratılmak istenen atmosfere bakarsak, egemen güçlerin Türkiye’yi 1950’lere dönmüş zannettiklerini düşünebiliriz.
1950’lerde Amerikancı/NATO’cu bir yapının kurulması için büyük bir şiddet uygulanmıştı. Ne de olsa İkinci Dünya Savaşının arifesine kadar Ankara’da dostluğu en fazla hissedilen Moskova’ydı. Savaş boyunca bu tablo ters yüz olsa da, Türkiye’nin Atlantik rotasına oturtulması belirli bir mücadelenin sonucunda gerçekleşebilmiştir.
Bu mücadelede yılların CHP’si dönüşerek, onun içinden çıkan DP ise doğumundan itibaren aynı noktada duruyorlardı. Egemen güçler, 1917 Rus Devriminin Anadolu’ya sunduğu barış hediyesine uzanan, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimiyle şekillenen konumlanışı değiştirmeye karar vermişlerdi.
Mücadelenin diğer tarafında esas olarak sol vardır. 1950’lerde NATO’ya demir atmak biçimini alan egemen tercihin zorunlu unsuru TKP’nin tasfiyesi olmuştur. Viraj alınırken tartışmaya yer yoktu!
Lakin onca yatırım yapılan ellili yılların Soğuk Savaş yapılanması bir parantez olarak kalacaktı. Parantez kapandı ve NATO’nun, ABD emperyalizminin, Avrupa’nın ekonomik kuşatmasının olumsuzlanması Türkiye’nin normali haline geldi. Buna rağmen dümenin Batıdan sapmaması için düzen hep aşırı bir kuvvet uygulamak zorunda kalmıştır. En şiddetli örneği, 12 Eylül 1980 darbesi olmak üzere.
Ta ki Sovyetler Birliği çözülene kadar… Dünyanın neoliberal çağa girmesi, piyasanın “halktı, kamu çıkarıydı” dinlemeyen bir saldırıya geçmesiydi. Emperyalist merkezlerin doğrudan hükmetme eğilimlerinin öne çıkmasıydı. Ve bunları aklamak üzere gericiliğin de yükselmesi… Bu dönüşüme karşı her yerde tepkiler filizlendi. Yurtseverliğin mesken tuttuğu Latin Amerika’da, Baas ve benzerlerinin Sovyet dengesinde nefes aldıkları Ortadoğu’da veya emperyalizme karşı savaşla varlık kazanan Türkiye’de…
Diğerleri bir yana, Türkiye düzeni 1990’larda tartışmaya gömüldü. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı Atlantik rotasında bir dengecilikle geçmişken, artık dünyada herhangi denge unsuru kalmamıştı!
1 Mart 2003’te ABD’nin Irak’ın istilası için Türkiye’den kuzey cephesini açma arzusu TBMM’de oylandı. Bu dayatmanın onaylanacağı varsayılıyordu. Bir tarafta kibir egemendi; AKP 1950’lerin, 80’lerin gericiliğinin devamcısıydı ne de olsa...
Bizim tarafta ise mücadeleye daha ziyade onur ve tarihe not düşme anlamları yüklenmekteydi. Meclis oturum başkanı, evet oylarının daha fazla olmasının tezkerenin kabulüne yetmediğini, nitelikli çoğunluğa ulaşılamadığını saptamakta bile güçlük çekti! O sıra Sıhhiye meydanını dolduran yurtseverlerse, oylamadan “emperyalizme dur” çıkabileceğine güçlü ihtimal tanısalardı, zaten Meclisin önüne yürürlerdi!
2003’te Türkiye egemen güçlerinin içindeki strateji çatallanmasını arkasına alan sol, NATO’culuğu bastırmış oldu. Hem de anlamlı herhangi bir etkisinin olmadığı TBMM’de!
Bu sırada Türkiye’nin “sosyalist olmayan Cumhuriyetçileri” düzen içinde süregiden tartışmaya katılmışlardı. Ülkenin yönünün yeniden değerlendirilmesi, gündemdeydi. Ama Cumhuriyetçiliğin antiemperyalist bir mücadele dinamiği olarak yükselmesi söz konusu olmadı. Siyaset düzenin içinde yapılıyordu. Cumhuriyetçiler kendilerini devletin asıl sahibi sayıyorlardı. Bu bir yanılsamaya dönüşeli bayağı olmuştu hâlbuki.
Bir yıl sonra İstanbul’da NATO Zirvesi toplandı. Arada Türk askerinin başına çuval geçirilmiş, Cüneyt Zapsu veciz sözlerini sarf etmişti: “Süpürmeyin, kullanın!”
Irak istilası ise sınırlı kesimler dışında toplumda anti-Amerikan öfkeyi körüklemiş olmalıdır. Sonuçta açığa çıkan NATO karşıtı enerji yirmi iki yıl sonra yaşadığımızdan daha fazla oldu…
Ancak NATO karşıtlığına, neredeyse tamamen NATO üyelerinden oluşan AB hayranlığının eşlik ettiği unutulmamalıdır. İstanbul Zirvesinden altı ay sonra AKP, Türkiye’nin müzakerelere başlayacak olmasını “gündüz vakti havai fişek” gösterisiyle kutlayabilmiştir. Ne tuhaf ki, antiemperyalist solun önemli bir kesimi oradadır. Ne de olsa “Avrupa Türkiye’den daha demokratiktir”, daha önceleri söylendiği gibi “AB yolu Diyarbakır’dan geçmekte, Kürt sorunu çözüm yoluna girmektedir”, hatta “emeğin Avrupası” solun başlıca hedefi olmalıdır!
Böylece sol “yurtseverliğinden” ciddi ölçüde arındırıldı. Neoliberal fırtına sol-liberal dalgalar yaratmıştı. Bu dalgalar, genlerinde emperyalizm karşıtlığı taşıyan solu, AKP’de demokrat görmeye, emperyalizmin eski rejimleri yıkmasını aklamaya sürükledi. Bu dönüşümün tamamlanması ve solun örneğin NATO’cu olması elbette olanaksızdır. Ama günümüz enerjisini sınırlayan bir etken burada aranmalıdır.
İkinci bir etken ise, Türkiye egemen güçlerinin tartışmayı çoktan geride bırakmış olmasıdır. Arada Yeni-Osmanlıcılığın bir aşamasına denk düşen Doğu-Batı dengeciliği yaşandı ve bitti. Türkiye’de düzen siyasetinde, emperyalizmin Kürt sorununu istismar etmesine demagojik karşı çıkışlar dışında bir tartışma yok. Solun bir dizi kesiminin kapısını aşındırdığı CHP ve DEM de dâhil olmak üzere… Bahçeli’nin mesajları derseniz, bunlar da, belli ki, Erdoğan’ın Amerikancılığından ayrışmayı temsil etmekten ziyade, onu dengelemeyi amaçlıyor.
Bu bütünlük 1950’lere benzer biçimde toplumu ikna etmeye yaramasa da, anketlere yansıyan duyarsızlığa zemin oluşturmaktadır. Tarihinin en saldırgan, en vahşi dönemlerinden birini yaşayan NATO bizde ciddi ölçüde “normalleşmektedir”.
Gazze, Venezuela, Lübnan, Küba, İran… Karadeniz’de Türkiye’ye insansız silahlı hava araçlarıyla ayar… Bütün bunlar emperyalist rekabetin NATO’nun içinde de şiddetlendiği, normal olmayan bir zamanda yaşanıyor. Egemen güçlerin kapattığı tartışmayı halk nezdinde açmak için koşulların uygun olmadığı asla düşünülmemelidir.
Emperyalizme karşı mücadele için koşullar uygundur. NATO’nun meşruiyetini söküp almak gayet mümkündür. Günümüzün normali emperyalizme, savaşa ve NATO’ya karşı mücadeledir.