Aydemir Güler
Korkaklığın çerçevesi
Yayın Tarihi: 07.08.2026 , 23:27 Güncelleme Tarihi: 08.08.2026 , 00:01
Son yazımda “belki haftaya” demiştim, ama “ana dil” başlığını erteliyorum... Konunun güncelliği azaldığından değil. Tersine ülkenin sorunlarını yüzeydeki görüngülere kilitleyen “sağcı muhaliflik” Meclis’te ortalığı boş buldu. Meclis önemli değil; önemli olan, aslında “majestelerinin muhalifi” olmaktan öteye geçmeyen bu akımın, Devrimci Cumhuriyetçiliğe uyguladığı baskının şiddetlendiği yönündeki emarelerin artması. Bölünme tehdidinin ana dil özgürlüğünden kaynaklandığı fikri bu emarelerden biri. Öte yanda, demokratikleşmeyi, hatta sosyalizmi “kimlikler” üstüne bina eden solun verdiği resim, 2016 sonrasında çöktüğü sanılan Yetmez Ama Evet’ten farksız. O cenahta da ana dil, zamandan ve mekândan büsbütün bağımsız bir özgürlük ilkesi olarak mutlaklaştırılıyor. Geçerken tekrar edeyim, yurttaşlarımızın ana dilleri hepimizindir. Kim, bölgesel asgari ücret savunucularından, toplam servetin yarısının üstüne oturan yüzde bir-ikilik kesimden daha bölücü olabilir?
Durum böyle, ama “Çerçeve” Meclis’ten geçmek üzereyken benim öncelikle dikkat çekmek istediğim, sürecin şaşırtıcı bir ürkeklikle yürütülüyor olması...
O kadar ki, tasarıda “yasayı uyguladık diye sonradan suçlanmayalım” diye önlem almışlar! Demek ki, metni yazanlar batağa saplanabileceklerini hesaba katmış. Haklılar; çünkü iki yıldır demokrasi, barış, birlik, iç konsolidasyon, dış yayılma, şu kadar yüzyıllık rehavet veya parantez, pazarlık yok… falan diye atıp tuttuktan sonra ortaya sadece bir kısmi af tasarısı çıkartabildiler. Biçimsel olarak bile hukuksal bir metin yazamamak cehaletten kaynaklanıyor olamaz. Cahil olmaları bir yana, asıl, ürküyorlar!
“Bu bir af yasası değildir” tezi, uygulamakla yükümlü olacak memurları bile sonsuza kadar sorumsuz ilan etmeleriyle, yani affa dâhil etmeleriyle şakaya dönüşüyor. 360’ı yani bir “af kanunu” için yeter sayıyı bulurlarsa, iyice yüzsüzlüğü ele alıp “afsa af, nitelikli çoğunlukla geçmedi mi” diyebilirler!
Metnin bir de gerekçe bölümü var. Elbette oya sunulacak olan o girizgâh değil, maddeler. Ama taslağı yazanlar, kapalı kapılar ardında tartışanlar, Meclis’e sunanlar ve parmaklarını kaldırmaya hazırlananlar farklı derecelerde de olsa, gerekçe bölümünü ortada bırakıp kaçamazlar. Sorumluluk sırtlarına yapışır. İsteyen baksın; gerekçe AKP tipi bir paçavra tarih yazımı örneğidir.
Onlarca yıl “faşist TC” sözüyle çok radikal olduklarını zannedenler, bir süredir “devlet aklı” lafını “yeterince güvenilir” anlamında kullanıyorlar. Şimdi bir adım daha attılar; “terör örgütü” sıfatını benimsediler! Kendi payıma artık Öcalan’ın, DEM Parti’nin ve başkalarının da arkasına geçtiği bu nitelemenin alabildiğine içeriksiz, boş olduğunu düşünmeye devam ediyorum… Deyip geçeceğim, ama eklemeliyim: Lanetlenesi bir enstrüman olarak teröre başvuran siyasi yapılar pekala vardır. Hatta terör, meşru sınıf ve kitle mücadeleleri tarafından itibarsızlaştırılamadığı koşullarda son derece yaygın bir kullanım alanına kavuşur. Dünyamız 21. yüzyılda böyle bir çağdan geçmektedir. Öyle ki, NATO’yu seven veya kader sayanların, Ukrayna’yı koçbaşına çeviren AB’ye hayranlık besleyenlerin terörü kınamaya hakları yoktur!
Bir diğer nokta; Bahçeli iktidar adına “pazarlık yapılmadığını” ilan etmişti. Öcalan buna, değil kendi kaderini tayin, “kültüralist” talepleri bile bıraktığı yanıtını verdi. Peki talepler görüşülmeyecekse ne konuşacaklardı?
İçeriğin ne olduğunu gizlemediler, ama herkesin önünde müzakere edemezlerdi. Onlar da bir gün Lozan’a çaktılar, öbür gün Montrö’yü sorguladılar. 1923 felaketin başlangıcıydı… Başta Kürtlük olmak üzere bütün “ezilen kimlikler”i Sünni İslam’da birleştirmek böyle meşrulaştırılıyordu… Hem Bahçeli hem Öcalan güncel bağlam için de İsrail’i işaret ettiler. Washington’un müttefik olacaksınız dediği İsrail’i! Gazze’nin göz gözü görmez günlerinde bile ticari ortaklık sürmüştü zaten. Ama İsrail tehdidinden kasıt, bizimkilerin “birlik” olduklarında İsrail’den daha yayılmacı olabilecekleriydi; olmalıydılar…
Korkaklar, ama bu başlıklarda bir o kadar cüretliler. Cüretlerine konu olan malzemeyi “Süreç”in içeriği olarak açıklamaya bir türlü sıra gelmiyor. Yine gelmemiş! O zaman da geriye PKK ve bağlantılı yapıların yönetici ve üyelerinin kaderinden başka bir şey kalmamış, yazacak. Ona da af değil diye yemin ediyorlar.
Oysa asıl tartışılması gereken affın arkası. Ve korkunun ecele faydası olmayacak. Sıra mecburen önümüzdeki aylarda Anayasa'ya gelecek. Bakalım ne yapacaklar!
Peki, neden, kimden bu kadar korkuyorlar? Özgür Özel’in son olarak Le Monde’da yayınlanıp BirGün tarafından Türkçeye çevrilen NATO/AB dilekçesi ortadayken, ana muhalefet “hiç yoktan iyi” laubaliliğinde karar kılmışken, dolayısıyla kürsüden itiraz Dervişoğlu’nun güvenilir ellerine bırakılmışken… Obsesif bir psikolojiyle yoğurdu mu üflüyorlar dersiniz?
Düzen siyasetinde Cumhuriyetçilere yasak koydular. Ama rahatlayamıyorlar, çünkü Cumhuriyetçiliğin ülkenin en yaygın, en meşru akımı olduğunu biliyorlar. Yıllar önce Ergenekon/Balyoz günlerinde kamuoyu “vesayet kalkıyor” tuzağına düşerken soL'da “asıl hedef Cumhuriyetçilik” demiştik. Öcüler üstünden ülkenin genetiğiyle oynamak istiyorlardı. Çok yol aldılar, Cumhuriyeti yıktılar. Cumhuriyetçiliği düzen siyasetinden tasfiye etmeyi de becerdiler. Ama genetik öylece duruyor!
Ne dersiniz; ürkek davranmalarının nedeni obsesif olmaları mı? Yoksa o yaygın ve meşru akım bunların hesabını soracak bir güç kaynağı olabilir mi?
Yanıtı bizim mücadelemizde…