Aydemir Güler
Ana dil böler mi?
Yayın Tarihi: 14.08.2026 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 15.08.2026 , 00:01
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Çerçeve yasaya hangi gerekçelerle sahip çıkıldığı, önemli değil. Türkiye, Cumhuriyet AKP’li yıllarda yıkılalı beri boşlukta debeleniyor. Böyle sürmesi imkânsızdır. Şimdi, yıkılanın yerine bir Osmanlı ucubesinin geçirilmesi yönünde adım atılmış oldu.
Taraflardan biri, Kürt temelli bir yapı arzuluyor olabilir. Tarikatlar amasız fakatsız şeriat istiyordur. Ne amaçladığı bir yana, ısrarla Batı’ya “biz sizin için daha kullanışlıyız” mesajı attıktan sonra emperyalizmle çelişen bir tutum alması olanaksız olan Yeni Parti’yi de unutmayalım. Her neyse… Ayrıca, bu farklı vizyonlardan yeni bir rejimin çıkması ihmal edilebilir bir olasılıktır. Daha yüksek ihtimal, coğrafyamızın çözülmesi olacaktır. İtiraz gerekçesi ne olursa olsun…
Ama çerçeve yasaya hangi gerekçelerle karşı çıkıldığı önemsiz değil, çünkü geleceğimizi etkileyecek.
İtiraz gerekçelerinden biri, ana dilde eğitimin zorunlu olarak bölünmeye varacağına dayanıyor ve hayli yaygın. Çerçeve yasa bunu içermiyor, ama biliyoruz ki, Kürtçe eğitimi savunanlar var…
Başlangıç olarak bilmeliyiz ki, federalizm, desantralizasyon gibi tezler veya Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda olduğu gibi erkin merkezden yerele aktarılmasını öngören modeller, emperyalist kapitalizmin güncel baskın eğilimidir. Demokratikleşme ambalajına kolayca sokulan bu eğilim, merkez emperyalist ülkeler için katlanılmaz bir kaygıya neden olmuyor. Zaten küreselleşme ile desteklenen “ulus-devlet bitti” propagandasının hedefi, esas olarak dünya sisteminin orta ve alt basamaklarındaki ülkeler... Açık konuşalım: Ortadoğu’da ve Türkiye’de merkezi üniter yapının zayıflaması, demokratikleşme değil çözülüş demektir. Elbette böyle bir yola girildiğinde dil birliği de aşındırılacaktır. Ama tersi doğru değildir: Yani bir üniter devlet, dil “reformu” yoluyla federasyona dönüşmez! Ana dil fobisi, toplumsal dokuyu asıl dağıtan faktörleri, başta sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri, sömürü ilişkilerini görmezden gelmeye yaramaktadır. Yurttaşların konuştuğu dilleri “bizim dillerimiz” olarak hissetmek bölücülük falan değildir.
Türkiye somutluğunda iletişim dili, resmi dil ve temel eğitim dili olarak Türkçe, toplumun önemli bir bağıdır. Bugün Kürt sorunu bağlamında bu işlevler arasında tartışma konusu olan, esasen ana dilde eğitim. Diğerlerinde çözüm daha kolay. Örneğin gerektiği yerde, siyasette, kültürde, sanatta Türkçe dışındaki dillerin kullanılmasına itiraz, açıkça ırkçılığın bir tezahürüdür. Veya yurttaşın hakkına veya hizmete erişiminde dil engelini ortadan kaldırmak devletin yükümlülüğü ve bunu resmi dili koruyarak yapması pekâlâ mümkün.
İnsanların ana dillerini öğrenmeleri de, eğitimde kullanmaları da temel bir haktır. Temeldir, çünkü eğitim çağına gelen çocuğun ana dilinden farklı bir dille yüzleşmesi, yurttaşların eşitliği ilkesine aykırıdır. Elbette günümüz gerçekliğinde o çocuk, Türkçeyi çok yüksek ihtimalle ilk kez duymuş olmayacaktır. Ama kendisini ifade etme açısından, karşısında atlaması gereken ek bir hendek bulacağı da açıktır.
Buna karşılık, “toplumsal iletişim” sadece hal hatır sormak olmadığına, bütün kamusal işlevleri, meslek öğrenimini, teknik beceriler edinmeyi, bilimsel, kültürel, sanatsal etkinlikleri de kapsadığına göre, Türkiye’de Türkçe eğitimin geri plana itilmesi söz konusu olamaz.
Peki, bu durumda, çocuklarımızın bir bölümünün eğitimde dezavantaja mahkûm edilmemesi ile Türkçe’nin esas eğitim dili niteliğinin korunması arasındaki çelişki çözülemez mi?
Kimlik politikalarının belirlediği bir pazarlık masasında bu soru bu sadelikte sorulamayacaktır. Üstelik tartışmaya AB’sinden aşiret reisine, bölgesel asgari ücret için ağzı sulanan Kürt burjuvasından emperyalizme asker devşirmek için sahaya çıkan sömürge valisine, ırkçısından liberaline, tarikatçısına herkes bulaşır. Bu ortamdan hiçbir şey çıkmaz!
Basit sorunun sağlıklı yanıtı ancak devrimci bir eksende verilebilir.
Benzeri soruların en gelişkin yanıtının 1917 Devriminden sonra Sovyetler Birliği’nde verilmiş olması rastlantı değildir. Benzersiz karmaşıklıkta bir halklar okyanusu olan bu ülkede on yıllar boyunca öne çıkan yaklaşıma takılan isim korenizatsiya, yerlileştirme idi. 1
Yüzlerce topluluk için ana dilde eğitim örgütlendi. Ama Rusça temel iletişim ve eğitim dili ve resmi dil olarak uçsuz bucaksız bir coğrafyaya yayıldı.
Sovyetler Birliği bir devletler topluluğuydu ve anladığımız anlamda üniter sayılamazdı. Ancak bu “seyrelme etkisini” telafi edecek başka bir dinamik işliyordu: Merkezi planlama. Alt birimler rekabet etmiyor, dayanışıyorlardı. Kâr arayışının yaratacağı piyasa anarşisinin yerini kamusal çıkarın gözetildiği planlama almıştı…
“Sovyet ulusu” farklı ulusal topluluklardan, etnik, kültürel, dil gruplarından oluşuyordu, ama siyasetin taşıyıcı kolonu ulusal değil sınıfsaldı. Rus faktörünün öne çıkması, ne bir politik hegemonya ne de diğerlerinin aşağılanması anlamına geliyordu. Diğer kültürlere ve dillere sadece hukuksal özgürlük tanınmış değildi; öyle olsaydı, özgürlük, onu kullanma olanağının muhtemel eşitsiz dağılmasına takılırdı. Dillerin geliştirilmesi, öğretilmesi kamusal bir sorumluluk olarak örgütlendi. Siyasal mücadelenin aracı ve konusu olmayan dil ve kültür çokluğu, toplumu bölen bir dinamiğe dönüşmedi.
Bu model büyük icat olduğu için değil, sömürücü sınıflar yok edildiği veya baskılandığı için başarılı olmuştur. Ne zaman ki, sosyalist siyasi iktidar bir kırılmaya uğradı, farklı kimlikleri birbirine vurdurarak sömürü düzeni kurmak isteyenlere gün doğdu. Bu özgürlük pratiğinin sömürücü sınıfların varlığında hayata geçirilmesi olanaksızdır.
Devrimi ve sosyalizmi gerçekçi bulmuyor musunuz? O halde yukarıdaki basit soruyu, bırakın sağlıklı, toplumu birleştirici bir biçimde yanıtlamayı, doğru dürüst sormayı, tartışmayı bile beceremezsiniz…
- 1
Daha geniş anlatım için şu kaynağa bakabilirsiniz: Aydemir Güler, “Sovyetler Birliği’nde ‘Halklar’ Politikası”, 100. Yılında Büyük Ekim Devrimi (derleyenler: E. Z. Suda, N. E. Önal) içinde, Yazılama yayınları, İstanbul, Ekim 2017.