Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Aydemir Güler

Aydemir Güler

Kavramlar ve mücadele

Kapitalist toplumda hüküm süren türlü eşitsizlikleri yok etmek istiyor muyuz? Evetse, bunun yolu her bir sorunu virgülle birbirinden ayıran bir bakışla açılamaz. Bölgesel eşitsizlikleri, bazı din, mezhep veya inanç gruplarının ayrıcalıklı sayılıp diğerlerinin küçümsenmesini, toplumsal cinsiyet adaletsizliklerini, etnik ve ulusal karakterde olanları ve ekonomik sömürüden kaynaklananları aynı düzleme yerleştiremeyiz.

Yayın Tarihi: 11.09.2026 , 20:10 Güncelleme Tarihi: 12.09.2026 , 00:00

Kavramlar aracılığıyla düşünürüz. Sadece o kadar da değil; kavramlar aracılığıyla mücadele de ederiz. 

Titizlik, bazen faydasız ve dolayısıyla gereksiz bir duyarlılıktan kaynaklanabilir. “Aşırı titizlik” denen şey işte… Ama gerekli duyarlılık gösterilip doğru kavramlar kullanılmazsa pratik mücadelede karaya oturmaktan kurtulamazsınız. 

Örnek olsun; “Kürt sorunu” ifadesi Kürt yurttaşlarımızın memleket için bir dert kaynağı olduklarını çağrıştırabilir. Buradaki anlam kaymasının bir parçası “mesele” sözcüğünün güncellenmiş karşılığı olan “sorun”un negatif bir nüans içermesi. 

Ama bundan ibaret de değil. Öncesi bir yana, 1960’larda Türkiye’de ilericiler, görmezden gelinen, varlığı yadsınan bu konuya işaret etmek maksadıyla bu tamlamayı kullandıklarında kimsenin aklına sorunun Kürtlerde olduğu gelmemişti. Gündem farklıydı çünkü…

Sonraları, Kürtlerin ezilmişliğine ve ulusalcı damarlara yaslanan siyasal akımlar yükselir. Sağcı Türk milliyetçilerinden başlayıp açılan bir yelpazeden yorumcular, bu olguda bir “dert” görürler. Kürt “sorunu”, Kürtlerin uğradığı ayrımcılığa dikkat çekmekten daha farklı bir anlam içermeye başlamıştır. 

Çaresi var elbette; daha iyisi bulunana kadar eski dile dönmek. Örnek olsun, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi’nin Kurtuluş Programı çalışmasında ilgili bölüme “Kürt meselesi” demeyi seçtik. Gördüğüm kadarıyla aynı duyarlılık diğer Cumhuriyetçi kesimlerde de yayılıyor. Emekçi yurttaşlarımızın tamamını ortak sorunumuzun çözücü öznesi haline getirmek istiyoruz çünkü…

*    *    *

Milliyetçilik kavramı geçti az yukarıda… 

Dünyaya hangi sosyal mercekten bakılmalıdır? Ulus, bir ortak çıkarlar topluluğu mudur? Milliyetçilik veya burada aynı anlama kullanabileceğimiz ulusalcılık, ikinci soruya olumlu yanıt vermesiyle ayırt edilir. Ancak ulusun tanımı konusunda milliyetçilik bir evrim geçirmiştir*-+. Başlangıçta, yani modern ulus kimliğinin kurulması sürecinde milliyetçiler, esas olarak siyasi bir içerikten hareket ederler. Örneğin Atatürk’e göre, Türk diye Cumhuriyeti kuranlara denmelidir.

Ancak devrim öncesinin egemenleri, hiçbir yerde yer yarılıp da ortadan kaybolmadılar. Kapitalist uluslar ve ulus-devletler ise, geçmişi silip süpürecek bir devrimciliğe sahip değillerdi. Siyasal kapsayıcılığı kendilerince genişletmek durumundaydılar. Kısa süre içinde hissedilen bu gereksinim, modern ulusun ezelden beri var olduğu iddiasıyla karşılandı. 

Ama bu doğru değildir ve daha önemlisi modern milliyetçiliğin etnik milliyetçilikle bağlanmasına neden olur. Birçok toplumda, ulusa tarih öncesinden kök arayışına, baskın etnik kimliğin dini, mezhebi de karıştırıldı. Avrupa’nın uluslar haritasına yakından bakan, mezhep kökeninin kayda değer etkisini kolaylıkla ayırt edecektir. 

Kavramımızın macerası burada da durmadı. Kuruluş çağında eski düzene karşı, yeni bir birleştirici kimliği ifade eden ulus, bir süre sonra işçi sınıfının burjuvaziyle “aynı gemide” olduğu iddiasıyla bütünleşti. Ulus her zaman karşıt toplumsal sınıfları barındırmıştı elbette. Ama artık, eski düzen kapanmıştı; milliyetçiliğin işlevi, emekçilerin eşitlik ve özgürlük mücadelesinin önüne kurulan barikata indirgeniyordu. Buna bir de, geçen yüzyılda yaşanan Nazizmin ve faşizmin anti-komünist huruç harekâtını, Soğuk Savaş döneminin NATO’cu, Amerikancı milliyetçiliğini ekleyin…

Türkiye’ye ve bugüne dönersek, ülkenin Cumhuriyet’in öncesine döndürülmesine, toplumun etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılmasına, gerici Osmanlı sevdasına ve dağılma tehlikesine karşı, cepheyi ulus ekseninin üstüne kurmak isteyenler var… 

Ulus-devletin ve içerdiği yurttaşlık kavramının gericiliğe ve emperyalizme karşı savunulması başka şeydir, geleceğin kurgulanması ve kurulması için bu zemini yeterli saymak başka. Gericiliği ve emperyalizmi geri püskürtmekte ulus-devlet ve onunla bağlı bir mücadele yetmemektedir. Yetmediği 1990’lardan bu yana yaşanan karşıdevrimlerde defalarca görülmüş olmalıdır.  

*    *    *

Yetmez, çünkü tek tek kavramların titizlik gerektirmesine ek olarak, bunların aralarında da sistematik bir tutarlılık olması gerekir. Yurttaşlık sözcüğü için olduğu gibi…

Modern ulus tanımında asıl birleştirici olan siyasi içerik hafifletilmiş, etnik milliyetçilik ağırlık kazanmışsa, bu ağırlık dinle, mezheple daha da şişirilmişse, yurttaşlık insan hakları beyannamesinde olduğu gibi kalabilir mi? Her insan, gerçekten eşit doğar mı? 

Yurttaş kavramının açıkça iddia ettiği eşitlik hukuksaldır. Eşitliğin hukuken reddedildiği bir yapıya göre bunun devrim niteliğinde olduğu açık. Ama eşitlik gerçek yaşama, toplumsal ilişkilere dair bir kategoridir ve aslında ne kadar büyük puntolarla ve anayasanın kaçıncı maddesinde yazıldığıyla değil, devrim ne kadar güçlüyse o kadar geçerlidir. 

Kapitalist toplumda hüküm süren türlü eşitsizlikleri yok etmek istiyor muyuz? Evetse, bunun yolu her bir sorunu virgülle birbirinden ayıran bir bakışla açılamaz. Bölgesel eşitsizlikleri, bazı din, mezhep veya inanç gruplarının ayrıcalıklı sayılıp diğerlerinin küçümsenmesini, toplumsal cinsiyet adaletsizliklerini, etnik ve ulusal karakterde olanları ve ekonomik sömürüden kaynaklananları aynı düzleme yerleştiremeyiz. Aynı düzlemdeki çözüm arayışları, her bir başlık için, en iyi olasılıkla küçük ve biçimsel düzeltmeler getirecektir. Eşitsizliklerin ortadan kalkmasının gerek şartı, insanın insanı sömürmemesidir. Yani küçük bir azınlığın üretim araçlarının sahibi, büyük çoğunluğun ise onların ücretli kölesi olması. Gerçek eşitliğe hukuktan değil buradan, toplumsal ilişkilerin kökten dönüştürülmesinden varılır. Yurttaşlığın asıl değeri, bu dönüştürme eylemini, devrimi meşrulaştırmasındadır…

Cumhuriyetçilerin bunları tartışması gerekiyor. Bu bir başlangıç olsun; devam ederiz… 
 

Yazarın Son Yazıları