Aydemir Güler
Pusula olarak emperyalizm
Yayın Tarihi: 21.08.2026 , 21:57 Güncelleme Tarihi: 22.08.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Özgür Özel’in dış basın turuna Fransız Le Monde’dan sonra İtalyan Corriere della Serra eklenmiş. Uluslararası alana verdiği mesajı artık bellemiş olmalıyız: “Türkiye’de Batı açısından daha kullanışlı olacak AKP dışı bir iktidar alternatifi vardır. Biziz…”
Özel imzalı yazılardaki bu nakaratın özü bir demokratikleşme vaadi. Batı’nın umurunda olmadığını anlamak için daha elverişli bir zaman dilimi düşünemiyorum! Birinci Dünya Savaşı yıllarında bile sömürgeciliğin yerini dolduracak yeni özgür uluslar kartını elinde tutan, İkincide önce kendi arkadan ittiği Nazizmin sırtına bütün günahları yıkıp, sonra da tüketici özgürlüğünü bayrak yapan emperyalizm demokrasi imajından bugünkü kadar uzak düşmemişti... Bugün Batı demokrasisi varsayımı son derece temelsiz. Hem Kuzey Amerika’da hem Avrupa’da…
Diyelim ki, bu, kimsenin inanmadığı, resmi/standart diplomatik bir söylem… O halde geçelim içeriğe: Vaat edilen Demokratik Türkiye’de, totaliter AKP döneminde edinilen uluslararası koordinatlar nasıl bir değişim geçirecek?
Yeni Parti bu soruya esas olarak Türkiye’nin Batı ittifakının ayrılmaz parçası olduğu ezberiyle yanıt veriyor. Yeri gelmişken, YP’nin Çerçeve Yasa’ya merkezi evet’inin de bununla bağlantılı olduğunu görmek gerek. Elbette seçim pragmatizmi diye bir şey var ve o kapsamda son yerel seçimlerdeki örtülü DEM ittifakının bir yeri de var. Ama Apocu hareketin Erdoğan güzellemelerini okumayıp konuyu seçim darlığında ele almak temelden yanlış.
Soruya dönersem, YP’nin güncel Türk dış politikasına, Türkiye’nin emperyalizmle son dönemki ilişkilenme biçimine ciddi bir itirazı yoktur. Erdoğan’ın “AB önceliğimiz değil” sözlerinin açtığı alan ise, “kim daha Batıcı” yarışı olmaktadır. Nasıl AKP 15 Temmuz darbesi dâhil memleketin başına gelen her musibet için hem Batı’yı işaret edip hem Batıcılıkta ısrar edebiliyorsa, YP de AKP’nin emperyalistlerce desteklenip tercih edildiğini bile bile, söyleye söyleye kendisinin daha kullanışlı olacağını tekrarlayıp durmaktadır.
İsrail ise aynı hikâyenin kimseye anlatılamayan finali! Muhalefette Gazze’yle dayanışma sloganları atmanın bir maliyeti olmadığı için Özel’in göreli bir avantajı olduğu düşünülebilir. İktidar ise çareyi “İsrail bizden korkuyor” ile “bize saldırmaya hazırlanıyor” arasında salınmakta bulmuş. Lakin bu gerilim hattında, Tel Aviv’e Suriye’yi bombalamak, Ankara’ya sorumlu davranıp sömürge valisinin takdirini almak düşüyor!
Konumuz Yeni Parti’nin dış politika konumlanışı olduğuna göre bir kişiye kulak kabartmamak olmaz:
“Aslında Kıbrıs örneği, son dönemde dış politikada gözlenen daha geniş ölçekli bir yönelim değişikliğinin parçası olarak okunabilir. Ankara’nın Kıbrıs dosyasında daha esnek bir görüntü vermesiyle eş zamanlı olarak Irak ile enerji ve ulaştırma alanındaki iş birliğinin güçlendirilmesi, Kerkük petrol sahalarında Türkiye Petrolleri’nin uluslararası ortaklıklar kurması, Kalkınma Yolu Projesi’nin ilerletilmesi, PKK’nın silahsızlanma sürecine ilişkin yasal düzenlemelerin gündeme gelmesi, ABD ve NATO ile savunma alanındaki sorunların azaltılmasına yönelik diplomatik girişimler ve uluslararası zirvelere ev sahipliği yapılması, Türkiye’nin bölgesel konumunu yeniden tahkim etmeye dönük daha pragmatik bir dış politika arayışına işaret etmektedir.”
Pragmatik sözcüğünü duyunca tedrisatını Washington ve Tel Aviv’de yapmış olan Namık Tan’ın iktidarı eleştirdiğini sanmayın sakın…
“Bu gelişmeler, Türkiye’nin uluslararası sistemde yeniden denge kurmaya çalışan daha rasyonel bir diplomasi izlediği izlenimini vermektedir.”
Yazar YP’lidir, dolayısıyla beğendiği tablonun dört dörtlük bir olgu değil, izlenim olduğunu ima etmektedir. Elbette kendileri bütün bu işleri, yani aynı işleri, daha iyi yapabilecek kalitedir:
“Ancak, dış politikanın kalıcı başarı üretmesi, yalnızca uluslararası alandaki taktik esneklikle değil; içeride hukuki güvenliğin, demokratik standartların ve kurumsal öngörülebilirliğin güçlendirilmesiyle mümkündür. Günümüzde dış politika ile iç hukuk düzeni birbirinden bağımsız alanlar olmaktan çıkmış; devletlerin uluslararası itibarı büyük ölçüde iç yönetim kaliteleriyle ölçülmeye başlanmıştır.” (Namık Tan, “Kıbrıs aynasında Türkiye’nin dış politikası” T24, 2 Ağustos 2026)
Bu yazının hedefi düzen siyasetinde bir dış politika tartışmasının bulunmadığıdır. Emperyalizm kendini Türk dış politikasına kimsenin şaşamayacağı bir pusula olarak dayatmıştır.
* * *
Geçen haftaki köşeye çok sayıda olumlu tepki aldım. Bunlardan birinin sahibi olan dilbilimci sevgili Özgür Aydın’ın yaptığı düzeltmeyi ise paylaşıyorum:
“… Yazınızdaki ‘Ama Rusça temel iletişim ve eğitim dili ve resmi dil olarak uçsuz bucaksız bir coğrafyaya yayıldı’ ifadesindeki ‘resmi dil’ konusunda kuşkuluyum. Zira SSCB’de -1990’a kadar- bildiğim kadarıyla Rusça ‘resmi dil’ olarak hiç ifade edilmedi, zannediyorum ki sadece ‘iletişim dili’ olarak ifade edilebilir… bazı Batı kaynaklarında ‘de facto resmi dil’ diye ifade etseler de aslında Sovyet yasalarında resmi bir statüde değildi diye biliyorum. Muhtemelen güçlü ve yaygın bir iletişim dili olması nedeniyle böyle ifade etmeyi tercih ettiler...”
Yerinde düzeltme için teşekkür, hata için özürlerimle…