Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Aydemir Güler

Aydemir Güler

Çıpa kalmayınca sürüklenirsiniz

Türkiye’nin yeni kurullara ve kurumlara ihtiyacı var. Yeni çıpamız sözünün eri olmakla falan değil, erdemli ilkelerle oluşmalıdır. Barış bunların başında gelecektir.

Yayın Tarihi: 25.09.2026 , 22:51 Güncelleme Tarihi: 26.09.2026 , 00:01

Mekke Anlaşmasının bir genel sekreterlik müessesesi varmış. Bu koltuğa Pakistanlı bir emekli korgeneral atandı. Kim seçti, ne yapacak bilmiyoruz. Ama Suudi Arabistan Yemen direnişiyle başa çıkamayıp feryat figan yardım isteyince Türkiye Dışişleri Bakanının verdiği yanıtı duyduk: “Sözümüzün eriyiz.”

Genel olarak bir devletin attığı imzanın gereklerini yerine getirmesi gerekir. Uluslararası ilişkilerde “orman kanunlarının” yerini hukukun alması, tarihte önemli bir ilerleme olmuştu. Bu ilerlemeyi devletlerin modernleşmesine borçluyuz. Aydınlanma ve burjuva devrimiyle bağı olan modernleşmeyi ise kurumsallaşma ve kurallaşmadan ayrı düşünemeyiz.

Elbette keyfilik, belirsizlik, denetimsizlik hiçbir zaman mutlak olmamıştı. Kurum ve kural eksiği derken anlaşılması gereken, siyasetin, anlık güç dengelerinin neye elverdiğiyle doğrudan doğruya belirlenmesidir. Bu geride kalmış, tarihe öncesine dönülmeyecek bir düğüm atılmıştı.

Sonra bu düğümü çözdüler. Günümüzde eski keyfiyet düzeni mezarından çıkıp geri geldi. Bütün dünyada kol geziyor… Bir zombi gibi!

Hakan Fidan modern devlet ve diplomasiyi savunuyor olsaydı, “sözümüzün eriyiz” lafının içerdiği cinsiyetçiliği bile hoş görebilirdik! Ama alakası yok.

Mekke Anlaşması hakkında sahip olduğumuz bilgi bir basın duyurusundan ibarettir. O duyurudan akılda kalması istenenin ne olduğu belliydi: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın her biri, bir diğerinin maruz kalacağı saldırıyı kendine yapılmış sayacaktı ve ortak tepki vereceklerdi. Anlaşmanın bu maddesi manidar bir NATO benzetmesiyle köpürtüldü…

Anlaşma 7 Ağustos’ta imzalandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi sıra Mekke’ye gelmeden 11 Ağustos’ta tatile girdi. 1 Ekim’de açıldığında Mekke Anlaşmasının da görüşülmesini umuyoruz.

O zamana kadar, anlaşma yoktur, hükümsüzdür. Fidan kendi kişiliğine dair istediği iddiada bulunabilir, ama Türkiye Cumhuriyeti’nin Yemen krizi nedeniyle Riyad nezdinde herhangi bir yükümlülüğü yoktur. Önce Meclis’in Anlaşmayı onaylaması gerekir.

TBMM’nin neye yetkili neye yetkisiz olduğunu epey zamandır bilmiyoruz. “Biz” derken, milletvekilleri dâhil olmak üzere biz, bilmiyoruz. Vekillerin ek bir özelliği var; onlar bununla ilgilenmiyorlar da. Ama şurası açık ki, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yurtdışında görevlendirilmesi sadece bir uluslararası anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle de olmaz. Ayrıca Meclis’in görevlendirmeye karar vermesi, yaygın ifadeyle “tezkerenin geçmesi” gerekir.

Kurumlar ve kurallar işlese hem anlaşmanın hem de ondan sonra yurtdışına asker gönderme konusunun, sadece Meclis’te değil kamuoyunda da tartışılması, değerlendirilmesi beklenir. Çünkü konumuz savaştır!

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, çok uzun zamandır, ülkenin güvenliğinden sorumlu olduğunu varsaydıkları çocuklarının hangi ülkede, hangi denizde olduğunun hesabını karıştırmış, hatta giderek buna ilgilerini yitirmiş de olsalar, bu böyledir. Yani Meclis açılacak, Mekke Anlaşması konuşulacak. Sözümün eriyim diye efelenenler, sadece vekillerin değil halkın da önüne çıkacaklar ve Suudi hanedanının Yemen’e karşı yürüttüğü haksız savaşta sıkıştığı köşeden kurtulmasına neden yardım etmemiz gerektiğini anlatacaklar! Halk da bu şarlatanlığı yalnızca dinlemeyecek…

Bu arada, kurumsallık ve kurallaşmayla bağlı olan, yani tarihsel bir ilerlemenin ürünü olan modern devletin her şeyi doğru yapması diye bir şey söz konusu değil. Kitabına uydurulmuş yanlışa ve kötülüğe karşı halkın direnme hakkı da vardır. Haksız savaşa, üstelik travmatik hatırası asla küllenmeyecek olan Yemen’de verilecek bir haksız savaşa itiraz etmek, itirazın ötesinde o yönde alınmış bir kararı kabul etmemek, dahası uygulanmasını önlemek için mücadele etmek halkın hakkıdır. Yalnızca Mecliste konuşulanları dinlemek değildir işimiz.

Eminiz; Türkiye, Yemen türküsünün güncellenmesine sığmaz! Halkımız çıpasız kalıp savaşa doğru sürüklenişi seyretmez. Seyretmeyecektir, çünkü ilk rezalet Mekke Anlaşması değildir. Son aylarda, Arap yarımadasının öte ucunda savaşma fikri kadar çarpıcı olmasa da, sürüklenişimizin çeşitli bedelleri birikti. Yemen gündemi ise dolmuş bardağı taşıracak son damladan çok daha fazlasını temsil etmektedir.

***

Bedeller derken, Ukrayna-Rusya savaşından söz ediyorum. Türkiye, NATO üyeliği dolayımıyla Ukrayna’nın safına ister istemez denk düşmüştü. Bir süre örttüğü bu konumunu giderek açık etmiş ve aslında savaşa dâhil olmuştur.

Karadeniz’de seyreden Türk bandıralı ticaret ve balıkçı gemilerine yönelik dron saldırılarında 22 Temmuz’dan bu yana en az üç vatandaşımız yaşamını yitirdi, otuzdan fazla kişi yaralandı. İstanbul Boğazının Marmara girişinde demirleyip güvenlik nedeniyle yolculuğunu geciktiren gemilerin sayısı katlanarak artıyor. Denizcilik çalışanları can güvenliği talep ediyor…

Suudi kralının derdine derman olmak için “sözünün eri” olmak yetmez. Ama kendi yurttaşlarını korumak ve ticari faaliyetlerin güvenliğini sağlamak için herhangi bir anlaşmayı imzalaması hiç gerekmez!

Lakin NATO’ya girme tehdidiyle Rusya ile savaş kışkırtıcılığının start düğmesine basmış olan Ukrayna yönetimi ile AKP arasında başka ilişkiler var…

Selçuk Bayraktar Kiev’e insansız silahlı hava aracı pazarlamaya 2019’da başlamış. Sadece satmamış kimi ürünlerini hibe de etmiş. Yetmemiş, Ukrayna’da fabrika kurmaya kalkmış, tesis Rusya saldırılarından zarar görmüş. Ama AKP’nin müstakbel lider adayları arasında adı geçen birinden bekleneceği gibi, damat bey inşaata yeniden başlanacağını, Ukrayna ile ortak üretim planlarının “kararlılıkla sürdürüleceğini” söylemiş… Sözünün eri olma iddiası Fidan’ın tekelinde değil!

Peki, biz Türkiye’nin savaşan bir ülkede silah fabrikası kurma kararını tartışamayacak mıyız? Denirse ki, “yok, o özel teşebbüs, serbest piyasada herkes sermayesini istediği yere yatırabilir”, ülke güvenliğini kârı kadar önemsemeyen sermaye düzenine son vermek halkımızın hakkı olmayacak mı?

Peki, savaşın, orduların karada fiziksel olarak karşı karşıya gelmesi biçiminde sadeleştirilemediği günümüzde Türkiye’nin Rus-Ukrayna savaşına girmiş sayılması için daha ne yapması gerekir? Montrö Boğazlar Sözleşmesinin çöpe atılıp Karadeniz’e NATO donanmalarının serbestçe girmesine imkân vermesi mi? Kara, deniz ve hava sahamızın Rusya’ya saldırmak için kullandırılması mı? Militarizme son verme hakkımızı kullanmadığımızda sırada bu adımlar olacak.

Yemen’den Ukrayna’ya, bütün bunlar hâlâ fantastik gelebilir. Ama ölen ve yaralanan denizciler de, geçen Aralık’ta Ankara yakınında düşürülen İHA da, Karadeniz kıyılarımızda uçan ve yüzen diğerleri de fantezi değil gerçek. Yeri gelmişken, bir not: Elmadağ dronunun hangi ülkeye ait olduğu bilinmezliğe terk edildi. Bu konuda da bilim ve tekniğin çaresiz kaldığını değil, başkente kadar gelen bir tehdidi açıklayacak kurum ve kural kalmadığını düşünmek durumundayız. Nasıl olsun? Bizi hedefleyen dronların Türkiye’de üretilmiş olması bile teorik olarak mümkün!

Doğu yakasında İran’da üçüncü dalga olasılık içinde. Tablonun Batı cephesinde eksik kalmayacağına emin olabiliriz. Atina – Lefkoşa – Tel Aviv hattındaki ısınma sürüyor…

***

Türkiye’nin yeni kurullara ve kurumlara ihtiyacı var. Yeni çıpamız sözünün eri olmakla falan değil, erdemli ilkelerle oluşmalıdır. Barış bunların başında gelecektir.

Burada başta NATO, emperyalizme yer olmayacak. Asker ülkenin savunulmasından, siyaset yurttaşların güvenliğinden öncelikle sorumlu olacak. Her şey halkın temsilcilerince kararlaştırılacak ve her karar örgütlü halkın denetiminden geçecek.

Bütün bunlar sadece mümkün değil zorunlu. Çünkü çıpasız kalmış, bir savaşa doğru sürükleniyoruz. Engel olmak bir tercih değil zorunluluk oldu.

Yazarın Son Yazıları