Aydemir Güler
Umut, umutsuzluk…
Yayın Tarihi: 04.09.2026 , 20:52 Güncelleme Tarihi: 05.09.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Çerçeve yasayla karşıdevrimcilerin yeni-Osmanlı kartlarını açması da hızlandı. Bu ortamda Cumhuriyetçi kesimlerde yüzlerin düşmesine şaşmamak gerek. “Kurucu” anayasadan söz edenlerin, başka bir rejimin açılış törenine randevu verdikleri açık.
Geçenlerde çok saygın bir Cumhuriyetçi aydın, bir televizyon kanalında çöküşü ve iddia edilen kuruluşu “anlatıyordu.” Buna göre ülke bölünüyordu, emperyalizm her şeye el koyacaktı; yeni dönemde laiklik de lağvedilecek, yurttaş olmadığımız idam fermanı gibi yüzümüze okunacaktı… Soğukkanlı bir analist olarak anlatıyordu bunları, Cumhuriyetçi arkadaşımız. Umutsuzluğu ve çaresizliği konuşmak çok ağır olmalıydı!
O kapıdan geçtik mi, sorusuna geleceğim. Ama elbette gün gelebilir, öyle koşullar oluşabilir. Yani karşıdevrim toplumsal düzeyde de tamamlanabilir.
Karanlığın sizi kuşattığı öylesi bir durumda devrimci bir kolektifin parçası olup olmamanıza göre ne yapacağınız farklı olacaktır. Şurası kesin; her koşulda ve sözünü ettiğimiz o karanlıkta, olası bütün bedelleri göze alıp mücadeleyi seçmeyen bir kolektif, devrimci sıfatından feragat etmiş demektir. Yani yollardan biri belli...
Diyelim yalnızsınız… En ufak bir ışık görülmeyen tünelin içinde, başkalarına “karanlığın kazandığını” anlatmak çok saçma olmaz mı? Bu konumda ve düşüncede olan aydınlara söylüyorum: Yapabileceğiniz biricik olumlu şey susmaktır!
* * *
Peki, gerçekten o noktada mıyız? Uçurumdan düştük mü?
Ne yazık ki, buna bazı “kolektifler” de ikna olmuş görünüyor. Solda kimileri, nasıl olur da bir “yeni-Osmanlı düzeninin solcusu” olabiliriz, diye düşünüyorlar sanki...
Karanlığın asla mutlak olmayacağı doğrudur. Sınıf mücadelesi, yeni ve geri koşullarda da sürer. Emekçiler varsa, sömürü varsa sosyalizm de olacak. Ancak “yeni-Osmanlı solculuğu”, solun en az bir asırlık dönemi perişan olarak kapattığının kabulü anlamına gelir. Direnmek yerine, karşıdevrim koşullarında ortaya çıkacak mücadele zemininin olanaklarına bakmak acayip bir iştir.
Bugün solda “sürecin” emperyalizm ve gericiliğin hegemonyasında ilerlediğini söyleye söyleye, lafını “evet”e bağlayanlara rast geliyoruz. Onlar da ekranlara az konuk olmuyorlar... “Aptal değiliz” diyordu bir tanesi; elbette biliyorlardı gerçekte olup bitenleri. Ama yine de bu yoldan devam edilmeliydi… Kürt meselesi çözülmeden başka bir gündeme geçmek bile imkânsızdır diye tekrarladıkları yılların sonunda, çözümün lafına fit oldular. Kılıçdaroğlu CHP’ye ilk başkan olduğunda “İkinci Cumhuriyetin Halk Partisi” yakındır, demiştik. Şimdi bazı sosyalistlere bakıyorum da, Yeni-Osmanlı sosyalizmi hayırlı olsun!
* * *
Yanlış yapıyorlar.
Cumhuriyetin yitirildiğini, karanlığın aşılmaz olduğunu dile getirenler ve bu yeni duruma uyum sağlayıp uygun mücadele yolları arayanlar yanlış yapıyor…
Bu ilk de değil üstelik. AKP’nin sürdürücüsü olduğu 12 Eylül karşıdevriminin eşiğinde de yenilgiyi veri alan “gerçekçi solcular” çoktu. Düzen partilerinin en “demokratı” bile başka alternatif kalmadığını kabullenmiş olabilirdi. Ama asıl direnmesi gereken, sol değil miydi?
Direnilmedi! Bugünkü gibi alenen söylenmiyordu belki, ama yenilgi sonrası beklendi: Dalga, emekçi halkın ve her tür tarihsel kazanımın üstünden, bütün yıkıcılığıyla geçecekti bir kere. Geriye ne kaldığına bakacaklardı ve karşıdevrim sonrası solculuğa soyunacaklardı. Öyle de yaptılar!
Kamucu mevzilerin özelleştirmecilik tarafından fethini “veri” aldılar. Planlama tutmuyor, devletçilik verimli olamıyordu buna göre. Türkiye’nin daha dinsel bir topluma dönüşmesini de kabullendiler. Yenilen işçi sınıfı için “değişti” demeyi, ileri teori zannettiler. Emekçiler o kadar değişmişti ki, sınıf partisi olarak devam etmek yanlıştı. İyisi mi, sivil toplumu güçlendirmeye bakmalıydı sol!
Güç dengesi aleyhte olabilir. Ama devrimcilik yenilgiyi, direnmeksizin, yani kazanmayı denemeden kabul etmeye sığmaz. Direnmeyenler yenilgi sonrasına doğru dürüst bir şey de aktaramaz.
* * *
Ama bugün orada da değiliz.
Cumhuriyet yıkıcılığının nasıl bir üçlü ittifaka dayandığını hatırlayın. Birincisi emperyalizmdir. Emperyalistler Kurtuluş Savaşında yenildiler ve 1923’ü kabul etmek zorunda kaldılar. Kritik bir coğrafyadan sonsuza kadar dışlanmamak için bağımsız ve laik bir Türkiye’yi şimdilik kaydıyla sineye çektiler. Ama Cumhuriyeti geriye döndürme ve üniter devleti dağıtma perspektifini hiç terk etmediler. Britanya Dışişleri raporları, ABD think tankleri hep çalıştı. Darbeler tezgâhlandı. AB’ye uyum dediler, tüy diktiler... Bu muazzam bir yatırım, konsantrasyon ve hazırlıktır. Üstelik sadece Türkiye’yi düşünmediklerini, bütün bölgeyi bir paket olarak ele aldıklarını da unutmayın!
İkincisi, sermaye sınıfı. İçine aldığı toprak ağalarının “ayaklar baş olmaz” sözünü benimsediler. Aydınlanmanın ışığının sınıf sömürüsünün üstüne düşmesinden korktular. Yurttaşlığın içerdiği eşitlik lafügüzaftı. Tarikatları geri çağırmak, seçme hakkını likide etmek, örgütsüz bir toplum yaratmak, kamu çıkarını unutturmak, bu uğurda darbeci beslemek hep onların imzasını taşıdı. Başkanlık sistemi onların icadıydı. Çok ama çok güçlüler!
Üçüncüsü, dinci gericilik. Eski rejimin yıkılmasıyla ayrıcalıklarını, vakıflarını, medreselerini, tarikatlarını yitiren, intikam saatini bekleyen yobazları, önce emperyalizm ve sermaye geri çağırdı. Cumhuriyet’in tasfiyesinde en radikal özne olarak rolleri olacaktı. Devlet mekanizmasında çok geniş bir alana yerleştiler. Sayısız holding olarak örgütlendiler. Emperyalist kurumlarla içli dışlı hale geldiler… Bu muazzam birikim 1950’lerden beri hazırlık yapıyordu.
Bu üçlüye ayrı bir dinamik olarak Apocu hareketin eklendiğini görüyoruz. 1980’lerde Özal döneminde, 1999’da Öcalan İmralı’ya getirildiğinde, Oslo görüşmelerinde planlananlara bakın. İngilizlerin çatışma çözümü süreçlerinde tasarlananları düşünün… Burada da hafife alınamayacak bir yatırım var.
Peki, sonuç nedir?
* * *
İlk adım için Devlet Bahçeli’nin tercih edilmesi, uygulanan kuvvetin büyüklüğünü gösteriyor. “O bile böyle diyorsa…” herhangi önemli bir direnç kalmaması umulmuş olmalı. Ama iki yıl geçti; Erdoğan bina yıkılırsa altta kalmamak için önlemleri eksik etmiyor…
Çok cüretli konuşuyorlar. Ama belli ki, ayda birkaç kere pişman oluyorlar söylediklerinden. İmralı’ya gidip gittiğini saklayanı de gördük, eski müttefiklerine “sizi sokaktan alıp vekil yaptık” diyeni de. Artık kesindir, her tutanakta Öcalan’ın yaldızları biraz da dökülecek! Ne “konuşmasın” demeleri mümkün, ne de Öcalan’ın skandal yaratmayan bir konuşma yapması! Ne yapacaklar, toplumun öfkesini dindirmek için; Amerikan sömürge valisini mi kovacaklar?
Anayasa değişikliği masaya geldiğinde yine milletvekillerinden boş kâğıda imza toplayacaklar? On yıl önce akademinin boşalmasına vesile olanlar, hangi araçla aydın desteği bulacaklar bu kez?
Sonuç nedir’in yanıtı bütün bunlarda. Karşıdevrim Türkiye’ye yaptığı akıl almaz yatırımın karşılığını alamıyor. Bana sorarsanız, yakın gelecekte alabileceğine dair de anlamlı işaret yok.
Bir kere, karşıdevrimin toplumsal planda tamamlanması, bir temel varsayıma dayanıyor: Halk kitlelerinin siyasetin dışına sürülmesi ve orada tutulması. Bu doğrultuda bir model kurulduğu doğrudur. “Siyaset” sıradan insanın, emekçinin erişebildiği bir alan olmaktan çıkarıldı… Ancak yapı son derece dengesiz. Halkın içinde en yaygın akım olan Cumhuriyetçiliğin siyasette temsil edilmediği, AKP’nin muhalefetten yaptığı transferlerle bir kez daha açık edilmiş durumda. Bu durumun radikal cumhuriyetçi arayışlara kaynaklık etmemesi için alınan önlem, on milyonlarca insanı günü kurtarma uğraşına kilitleyen yoksullaştırma!
Modeldeki boşluk şu ki, karşıdevrimi tamamlamak, son noktasını koymak için kurulan strateji karşıdevrimin zaten tamamlandığını varsayıyor.
İyi de, öyle olsa, yeni anayasaya ihtiyaç duymazlardı veya Türkiye çoktan dağılmış olurdu.
Orada değiliz. Türkiye son derece ağır bir yönetilememe krizinin içinde. Uluslararası ortam krizin yönetilmesine yardım edemeyecek kadar belirsiz. Yoksullaştırma krizin ekonomik bir çöküntüye dönüşmesini ertelemenin esas aracı. Ama bu, yönetememe koşullarıyla birleşince patlayıcı bir enerji biriktiriyor. İdeolojik alanda ise, artık herhangi bir devlet kurumuna değil sadece halka dayanan Cumhuriyetçilik, şaşırtıcı biçimde ağırlığını koruyor.
Özetin özeti, Türkiye tarihsel bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Umutsuzluk zamanında değiliz. Hesaplaşmaya hazır girmek için zamana karşı yarışıyoruz.