Aydemir Güler
1 Mayıs’tan 2 Temmuz’a… Geldik bugüne…
Yayın Tarihi: 03.07.2026 , 20:58 Güncelleme Tarihi: 04.07.2026 , 00:00
İnternette memleketin katliamlar listesi diye sayfa bile var. Eminim; orada eksiği vardır fazlası yoktur… Vahşet duygusu yaymak için söylemiyorum; kan, Türkiye’de düzen siyasetinin geleneksel kolaylaştırıcısıdır. Her defasında bir dönemeç alınması zorunlu değil, ama kritik kavşakların kanla sulanması değişmez kural!!1
On beş yıl arayla gerçekleşen İstanbul 1 Mayıs 1977 ile Sivas 2 Temmuz 1993 katliamları arasında hem kimi benzerlikler hem de tamamlayıcılık bağı bulunuyor. Birincisi, 12 Eylül 1980’e giden yol sapağına dikilen işaret tabelasıydı. İkincisi, ürününü biraz daha uzun zamanda, 3 Kasım 2002’de verecekti. AKP’nin kazandığı ilk milletvekili seçimlerinin 12 Eylül darbesinin tamamlayıcısı olduğu zaman içinde kesinlik kazandı…
1970’lerin ve ‘90’ların başlarında Türkiye egemen güçlerinin kafaları karışık, anlaşmazlıkları boldu. Doğaları gereği bunlar tartışmalarını uygar ölçütlerle yürütmezler. Yol keserler, birbirlerini tehdit ederler, başkalarının kanını dökerek yön gösterirler. Mülk sahibi egemen sınıfın kafası böyle açılır!
* * *
Konu ettiğimiz birinci dönemde Türkiye çok boyutlu bir krize gidiyordu. 1950’lerin krizine yapılan müdahale egemenler cephesinde kimseyi mutlu etmemişti. Sermaye 40’lar ve 50’ler boyunca Cumhuriyet’in sırtında yük olduğuna kanaat getirmişti, ama 1960’larda bu kanaate aykırı biçimde Kemalist restorasyona dönülmüştü!
Hatadan vazgeçilmesi gerekiyordu egemenlere göre. İçerik belliydi: 1961 Anayasası “boldu.” Toplumun sola kayışı durdurulmalıydı. İşçi sınıfının yükselişi dağıtılmalıydı…
Bu içerik bir “program” olarak çok yüzeyseldir! Düşünün; genel olarak sol veya ilericiler, eşitlik, özgürlük, halkçılık, kalkınma, laiklik, bağımsızlık, planlama, kamuculuk, devrimcilik… vaz ederken düzenin pankartına “plan değil pilav” yazması acizlikten başka nedir? Bu nedenledir ki, 12 Mart 1971 darbesi kanlı bir kıyıcılıktan öte bir dönüşüm getirmez ve yarıda kalır. Solculaşma ve diğer ilerici arayışlar kaldıkları yerden devam edecektir.
Egemenlerin önüne, düzen içi iki uç seçenek çıkar. Biri solculaşmayı “kapsayarak yozlaştırmayı” öngören sosyal-demokrasidir. Diğeri ise ülkenin yönünü faşizme çevirmek diye özetlenebilir.
Bunların birbirlerini kökten dışladıklarını düşünmeyin. Faşizmin hırpaladığı bir solculuğu kapsamak sosyal-demokratların, sosyal-demokrasinin solu yozlaştırdığı bir zeminde yol almak da faşistlerin işine gelebilir. Ama bu iki doğrultudan birinden biri tercih edilmelidir.
Bu noktada emperyalistlerin, kapitalizmin dünya çapındaki derdine buldukları deva devreye giriyor. Şili’de Pinochet darbesiyle neo-liberal piyasacılığın laboratuvarı kuruluyor. Patenti ABD’dedir ve birkaç yıl içinde ABD’de Reagan, Britanya’da Thatcher, Federal Almanya’da Kohl iktidarlarıyla genel uygulamaya geçilecektir. Bu zincirin, o sıralar ekonomisinin büyüklüğü nedeniyle değil, ama jeostratejik konumunun kritikliği nedeniyle Türkiye’yi dışta bırakmaması gayet anlaşılır bir durumdur.
Piyasacılık Türkiye egemen güçlerinin yukarıda özetlediğim isteklerini yüzeysellikten kurtarmıştır. Ancak burada artık mantık, bütün toplumsal ve politik direnç kaynaklarını ezip geçmektir. 1 Mayıs 1977 sadece acımasız bir kontrgerilla operasyonu değil, egemen güçlerin manifestosu olmuştur. Oradan 12 Eylül darbesine doğrudan bir hat çekebiliriz.
“Sosyal-demokrasiye ne oldu” diye sorarsanız, o yıl, yani neredeyse bütün solun CHP’yi faşist yükselişe karşı biricik çare olarak gördüğü sıra, Bülent Ecevit sendikalar üstündeki etkisini komünist tasfiyesi için kullanır! Böylece söz konusu manifestonun gereğini yapmıştır. Ertesi yıl Ecevit başbakandır ve geniş kitleler tarafından “sol” sayılmaktadır. Kriz her düzeyde sürer, sağ terör ilericilere kan kusturur! Böylece solun “hükümet bile olsa iktidar olamayacağı” dosta düşmana kanıtlanmış olur! Sosyal-demokrasi faşizm seçeneğine böyle eklemlenmiştir.
Toplumun, askerin darbesi ve piyasacıların süpürme harekâtı için kıvama gelmesi egemen güçlerin ortak eyleminin ürünüdür. İşte 1 Mayıs Taksim katliamı bu anlamda bir karar anıdır.
* * *
Lakin “süpüremediler”… Seksenlerden doksanlara geçerken işçi sınıfı Bahar eylemleri, madenci yürüyüşü ve kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesiyle geri gelmişti bile. Politik örgütlenme yoktu, ama özelleştirmeler de ilerlemiyordu.
Sermayenin ve emperyalizmin programı, kamucu mirastan kopmayı gerektiriyordu, ama buna karşı devletin içinden direnç çıktı. O zaman “12 Eylül öncesi” denen “eski Türkiye”, “kamu yararı” kavramına, bunu içeren hukuka sırtını dayamış, özelleştirmeleri mahkemeden geri çeviriyordu.
Darbeciler “süpürme” işinde o kadar pervasız davranmışlardı ki, Diyarbakır cezaevi işkenceleri Kürt siyasi hareketinin meşruiyet zeminine dönmüştü. Hiç hesapta olmayan biçimde hareket kitleselleşmeye gidiyor, parlamentoya giriyordu.
Egemen güçler, düzen siyasetinin birleşik bir güç oluşturması için merkezde toplanmasını öngörmüşlerdi. Ama böyle bir merkez, ancak hareketsizleştirilmiş bir toplumda iş görürdü. Oysa tam da bu operasyon tutmamıştı.
İşte bu konjonktürde kafalar bir kez daha karıştı. Yine kanın kolaylaştırıcılığına başvurulacak bir “tartışma” başladı! Sağcısı ve “solcusuyla” merkez, sarsıntıyı üstün körü bir yapı güçlendirmesiyle hafifletmeye çalıştı. Demirel’in DYP’si ile Erdal İnönü’nün SHP’sini koalisyonda buluşturan buydu. Mesut Yılmaz’ın ANAP’ını 1980 ekonomi politikalarının imzacısı (daha doğrusu Türkçeye çevirmeni) Özal’dan farklı kılan da buydu. Diğer uçta, yarım kalanı mantıksal sonuçlarına götürme seçeneği vardı.
2 Temmuz 1993’te canlı canlı insan yakan güruh, egemen güçler arası bir strateji tartışmasına müdahale etmiş oldular. Karar o gün verildi. Başbakan Çiller katliamcılara sahip çıktı, yardımcısı İnönü, iyi bir sosyal-demokrat olarak, bir kez daha solun iktidarsızlığı iddiasına delil üretti.
Sekiz buçuk ay sonra Erbakan’ın Refah Partisi’nin yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara dâhil en fazla il belediyesini kazanması rastlantı olabilir mi? Ya aynı partinin Aralık 1995’te milletvekili seçimlerinden birinci çıkması sürpriz midir? 12 Eylül’ün resmi ideolojisi Türk-İslam sentezi, Kenan Evren’in miting kürsülerinde elinde taşıdığı Kuranı Kerim’di. Yarım kalan işe devam ettiler.
Sivas katliamı bir karar anı sayılabilir. Ancak kazanan tarafın programı bir başka zamanın dinci gericiliğinden devralınmıştı. Arkaikti, Batı karşıtı demagojik vurgularla doluydu. Yardıma bir kez daha emperyalistler yetişti. Onlar da tartışmaya sopa göstererek, kuyuya ip atarak, devşirmeler yaratarak katıldılar. 2002’ye geldiğimizde elde Kemal Derviş’in ekonomik reform programı vardı. Kürt sorunu, bölgesel boyuta taşınarak emperyalizmin kontrolüne geçmişti. Büyük sermayeye dış pazarlara yayılma yolları sunuluyordu. Sovyet sonrası çağda Türkiye kapitalizminin önüne bir fırsat penceresi açılıyordu. Dinci gerici hareketin “eski Türkiye’den” kalma halinden temizlenip “ılımlı (veya uyumlu) İslamın” AKP’sine dönüştürülmesi hızla gerçekleşti.
“1990’ların dengecilerine ne oldu” diye sorarsanız; bu doğrultuyu kabul ederek yeni tercihin içinde konumlandılar. Bir yanda şeriatçılar vardı, laikler laikliğin tehlikede olmadığını anlatıyordu. Gericiler Cumhuriyet parantezinin kapatılacağını ilan ediyordu. Atatürkçü geçinenler Vahdettin’de yurtseverlik, Fethullah Gülen’de hayırseverlik keşfediyordu. Yobazlar ve yanlarındaki kravatlı liberaller ulusal sınırlar bitti diyordu. Diğer taraf bununla sermayenin sınırsız yağmasının kast edildiğini Kürt düşmanlığıyla örtmeye koşuyordu. Yobazlar ve liberaller “ulusal hukuk da bitti” dediklerinde bu kez sözü alanlar “ne güzel” diyorlardı, Batı demokrasisi, insan hakları girsin işte içeri!
* * *
2 Temmuz’dan bunca yıl sonra büyük acıyı anmaya devam ediyoruz. Hatırlamanın mücadeleyi beslemesi için tekil olayları tarihsel bütünün içine yerleştirmek gerekir. Bunu yapmalıyız.
Bu ise geçmişe dair, dolayısıyla yararı belirsiz bir tartışma sayılmasın. 1977’den, 1993’ten ve başka momentlerden geçen karşıdevrim nihayete ermiş değil. Geçmişteki mücadelelerin ve kazanımlarımızın Türkiye’ye fazla olduğunu düşünenler karşıdevrim yaptı. Ama gelinen noktada Türkiye bu kabuğa sığmadığını defalarca göstermiş oldu.
Yaptığımız tartışma, karşıdevrim kabuğunu nasıl kıracağımızla ilintilidir.
- 1
Listedeki bütün katliamlar, aynı yöne bakmıyorlar, aynı bağlamın parçası da değiller. Bu tür farklılıklar ne yaşananların bazılarını daha az önemli kılar, ne salgıladıkları acıyı azaltır veya çoğaltır. Örneğin son yıllarda “çözüm sürecinin” tasfiyesi amacıyla veya Türkiye’yi Ortadoğu’da emperyalizm açısından işlevlendirmek güdüsüyle düzenlenen katliamlar yaşandı. Bu operasyonların kimisi yalnızca yerli aktörlerin kararıyla yapılmış olabileceği gibi, başkaları emperyalist merkezler tarafından iç dinamikleri hizaya çekmek için tasarlanmış olabilir. Sonuç olarak toptancı yaklaşımlar yanlışa götürebilir.