Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Ali Rıza Aydın

Ali Rıza Aydın

Egemen olmak mı araç ya da alet olmak mı?

Bu düzenden kurtuluş elbette olanaksız değil. Sömürücülerin egemenliği sürdükçe düzen içi biçimsel oynamaların kurtuluş anlamına gelmeyeceği aslıyla vaki. Sınıfların tarihinde emekçilerin ne savaşımları ve kazanımları var ki ya koşullu destek kılıflarıyla törpüleniyor ya da kapitalist/emperyalist düzen tarafından yok ediliyor.

Yayın Tarihi: 16.09.2026 , 22:55 Güncelleme Tarihi: 17.09.2026 , 00:00

Anayasa’da “egemenlik”, kayıtsız ve koşulsuz ulusun olarak tanımlandıktan sonra, bu egemenliğin ulus tarafından “Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanılır” tümcesi ilk okunduğunda ulusun ve somut olarak o ulusu oluşturan halkın egemenliğinin esas, yetkili organların ise anayasallık esaslarıyla sınırlı araç olduğu anlaşılıyor. Bu anlaşılmanın dayanaklarından biri “yetkili organları” sözcükleri. “Organlar” denilmeyerek, “organları” denilerek egemenliğin sahibine bağlılık, bağımlılık vurgulanıyor. Ardından da “egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” tümcesiyle bu vurgulama pekiştiriliyor. 

“Egemenlik” başlıklı 6. maddeyi okuyanlar hem kendileri adına hem de içinde yaşadıkları toplum adına olumlu çok başlık çıkarabilir. Ancak ne bireysel ne de toplumsal durum bir maddeyle çözülemiyor. Kaldı ki madde zaten kendi içinde sınıflı bir toplumu ve anayasanın da sınıfsal olduğunu anlatıyor. Ve kaldı ki Anayasanın da -tüm anayasaların olduğu gibi- ekonomi politikleri var. Anayasalar da diğer tüm hukuk belgeleri gibi ekonomik ve toplumsal ilişkilerin ürünü ve Türkiye kapitalist ve emperyalist ilişkiler kulvarında. Uzatmadan bir kısa ek daha yapıp girişi bitireyim. Hiçbir anayasa maddesi, içinde bulunduğu anayasal bütünlükten ve hiçbir anayasa da -ulusal ya da uluslararası- içinde bulunduğu, yansıttığı üretim biçimlerinden, ilişkilerinden soyutlanmıyor.

Seçme ve seçilme hakkının, genel oy hakkının kullanılmasında, hukuksal deyişle “seçmen”, genel deyişle “halk” egemen mi “araç” mı sorusu üzerine yazmayı düşünürken yukarıdaki, bir köşe yazısına göre uzun giriş devreye girdi. Elbette halk egemenliği seçimlerle sınırlı değil. Ama burjuvazinin çok sevdiği, dillerden düşürmediği “demokrasi”nin olmazsa olmazları arasında birinci sıraya yerleştirildiği için önemli bir analizi hak ediyor. Ne yazık ki bu analiz seçmen egemenliğinin sandık başına kilitlenmesiyle allak bullak oluyor. Bu da yetmiyor, sandıkta oluştuğu savlanan seçmen iradesinden de söz edilemiyor artık. Sandığa giren oy transferler, pazarlıklar, baskılar, yargısal araçlarla bambaşka renklere bürünerek devam ediyor. 

Daha önce yazdığımı anımsıyorum bir anımı, kısaca aktarayım. 90’lı yıllarda yerel seçimlerin birinde Doğu illerinden bir köy muhtarı gelmişti Başbakanlığa. Derdini anlatacak kimseyi bulamayınca bana göndermişler. Muhtar adaylığına ailesi karşı çıkmış, kendisi de diretmiş, seçim günü sandık başına gidilmiş. Sayım sonunda bizim adaya hiç oy çıkmamış. “Efendim, hadi oğlum, kızım, karım kızdıkları için oy vermedi, benim oyum nerede? Onu aramak için geldim Ankara’ya” demişti. O seçimler çöplüklerde bulunan yanmış oy pusulalarıyla haberlere geçmişti. Günümüzde de seçmen, oyunun nerede olduğunu bilemiyor.

Benzer belirsizlik, burjuva anayasası ve hukuku için de geçerli. “Hiç olmazsa hukukun içinde yazılanlar uygulansa, hukuka güvenimiz devam etse” deniliyor. Anayasa o kadar çok değişti ki, değiştiren siyasi irade o kadar uzun süre iktidarda ve değişikliklerin yönü o kadar sermaye sınıfının ve iktidarının yararına ki ve kendi anayasaları o kadar çok ihmal ve ihlal ediliyor ki artık bu iktidar ve Meclis tarafından yapılacak değişikliklere güven de sarsıldı. Üstüne bir de Lozan ve Cumhuriyet tartışmaları eklenince anayasal gelişme savları ve birikimler çöpe atılmaya başlandı.

“Genel oya kim egemen” sorusunun yanıtı, “siyasete, devlete, hukuka, toplumsal yaşam tarzına kim egemen”, “cumhuriyetin temel ilkelerine ve bu ilkelerdeki sapmalara, uygulanmamasına kim egemen” sorularıyla özdeş. Yanıt kapitalizmin, sermaye sınıfının egemenliğine gidiyor. Sonuçta Anayasadaki, girişte değindiğimiz “kayıtsız koşulsuz egemen olma” hükmü ve bu hükmün yaşama geçmesi boşa düşüyor. Yalnızca seçimlerde değil -ki geri çağırma hakkının olmayışı bunun en belirgin kanıtlarından biri-, tüm üst yapıda Anayasanın tanımladığı egemenler araç durumunda kalıyor.

Cumhuriyet ve ilkeleri eşitsizliğin, dinsel ve etnik gericiliğin, sömürünün yaşatıldığı bir düzende gerçek içeriğinden, özünden kopmuş olur. “Halkın egemen ve iktidar olduğu” öz yerini “yöneticilerin seçimle gelme” biçimselliğine bırakır. Anlamı halkın kayıtsız koşulsuz egemenliğinin yerine sömürücülerin ve gerici ortaklarının egemenliğinin geçmesidir. Böyle bir cumhuriyette artık kurumlar ve kurallar sömürücülere hizmet eder ya da edecek kılıflara sokulur. Gerçek sorunlar yerine adaylık, seçim tarihi, seçim hukuku, seçime girecek siyasi partilerin ve bireylerin koşulları, sandalye sayısı, biçimsel eşitsizliğin ya da vatandaşlığın yeniden yazılması, merkez ya da yerel yönetim kurumlarının yeniden biçimlendirilmesi vb. “halksız” bir üst yapı geçer. Halka, demokrasi yanılsamalarıyla sonucu kendi iradesini yansıtmayan sandık işaret edilir hep. 

Bu düzenden kurtuluş elbette olanaksız değil. Sömürücülerin egemenliği sürdükçe düzen içi biçimsel oynamaların kurtuluş anlamına gelmeyeceği aslıyla vaki. Sınıfların tarihinde emekçilerin ne savaşımları ve kazanımları var ki ya koşullu destek kılıflarıyla törpüleniyor ya da kapitalist/emperyalist düzen tarafından yok ediliyor.

İçinde sömürücülerin olmadığı halk egemenliğiyle yaşama geçecek olan emekçilerin cumhuriyeti, tüm kurum ve kurallarıyla ve ilkeleriyle sömürüsüz düzenin kurucusu ve güvencesi olacak. Toplumcu Anayasa ve genel oy hakkı da buraya oturacak. Günümüzdeki cumhuriyet ve laiklik düşmanlığının arka planında böyle bir düzenin önlenmesi yatıyor. Halkın egemenliği ve iktidarının teorik, hukuksal, biçimsel yönlerin çok ötesinde sınıfsal karakter taşıdığı unutulmasın. Devrimci analizin ve devrimin örgütlü gücü unutulmasın.

Yazarın Son Yazıları