Ali Rıza Aydın
Çerçeve yasa önerisi: Belirsizlik içinde yolculuk
Yayın Tarihi: 05.08.2026 , 23:12 Güncelleme Tarihi: 06.08.2026 , 00:00
Burjuva hukukunun içinden deneme, uygulama ve öğretiyle ortaya çıkan “yasallık ilkesi”, burjuvaziyle bağlarını koparmadığı süreçte dahi belirli esaslara, alt ilkelere dayanır. Polis devleti, yasa devleti gibi nitelendirmelerin üstüne yerleştirilen “hukuk devleti” günümüzde yasallık ilkesinin de içinde olduğu evrensel kabul görmüş hukuk ilkelerinin bütünleşmiş halidir. Anayasada, Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer alarak ve birçok maddeye dağılarak yer bulan hukuk devleti ilkesi kısmen mahkemeler ve akademik alan, asıl olarak da Anayasa Mahkemesi kararları olmak üzere zenginleşerek olgunlaşmış bir ilkeler iskeletidir. Hukuk devleti diye sıklıkla yinelenen sözcükler dile getirilirken deyim yerindeyse yüz kere düşünmek gerekir.
Hukuk devleti konusunu ilgililerine bırakıp yasallık ilkesine dönersek, yasallık bir konuyu parlamentoda biçimsel olarak yasayla düzenlemek, değiştirmek ya da yürürlükten kaldırmakla sınırlı değil. O yasanın, hukuk devletinin ilkelerini ve yasallık ilkesinin alt ilkelerini de içermesi gerekiyor.
Kısaca; yasanın belirsiz olmaması, kuşkuya yer vermeyecek biçimde açık, net, anlaşılabilir, öngörülebilir, ölçülebilir tanımlamaları içermesi, temel ilkelerinin, sınırlarının ve çerçevesinin yasama işlemiyle belirtilmesi, keyfi ve takdiri uygulamalara izin vermemesi, hukuksal güvenceyi ve herkesin eşit biçimde kapsanmasını sağlaması, geçmişe yürümemesi, yasama yetkisinin devredileceği genişlik ve esneklikte yetki devrine yer vermemesi gerekiyor. Özetle yasa koyucu sınırsız yetkiye sahip değil hem Anayasayla hem de hukuk devleti ilkeleriyle sınırlı.
Yasa metninde, yorumunda ve uygulamasında ortaya çıkan, çıkacak olan belirsizlik, esneklik, liberalizm yasallık ilkesinin büyük düşmanı.
Kaç imzayla TBMM’ye sunulmuş olursa olsun “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” önerisini, adı başta olmak üzere içeriği yönünden yasallık ilkesinin esaslarını yok sayan, birtakım belirsiz göndermelerle belirsiz amaçları işaret eden, TBMM içindeki yasama organı üyelerine bile birtakım bilgilendirmeler dışında inceleme fırsatı vermeyen bir kap-kaç önerisi olarak tanımlamak yanlış olmayacak.
Bu içerikte bir önerinin siyasi iktidar ve birkaç siyasi partinin sınırlı yöneticileri içinde değil tüm siyasi partilerin ve toplumun içinde tartışılması gerekmez mi? Siyasal iktidarın ve çevresindeki belirli siyasetin güdümünde ve de sınıfsal bir düzende dayanışma ve bütünleşme nasıl toplumsal olacak?
Kapalı kapılar arkasında hazırlıkları süren yasa önerisinin uygulamaya yönelik maddelerine bakıldığında da aynı gizem ve belirsizlik görülüyor. TBMM’de İzleme Komisyonu var. Değerlendirme ve Koordinasyon Kurulu Cumhurbaşkanlığı bünyesinde; Toplumsal Bütünleşme, İzleme ve Koordinasyon Kurulu (adlarıyla, oluşumlarıyla oynanıp duruluyor) adalet, içişleri ve kimi bakanlıklarla, Milli Güvenlik Kurulu temsilcisiyle birlikte MİT bünyesinde. Bu belirsizlik içeren çerçeve önerisi yasalaşırsa uygulamaya yönelik düzenlemeler de Cumhurbaşkanlığı karar ya da kararnameleriyle yapılacak. Yani TBMM kimi alanlarda devre dışı kalacak, ipler siyasal iktidarın elinde. Bir yandan da üst mahkemede erteleme kararı yerine dosyanın bozularak ilk derece mahkemesine gönderilmesiyle yargıya talimat veriliyor. Öte yandan OHAL’e özgü bir düzenleme burada da var: Bu yasanın amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmayacak. Bu, görevler hukukla değil talimatla yerine getirilecek anlamına geliyor.
Çerçeve yasa önerisi bu içeriğiyle gideceği yeri belli olmayan bir gemiye benziyor. Dümendeki AKP ve siyaset bunu zaman kazanma, zamana yayma olarak görebilir. Aynı gemideki DEM ve İmralı ise bu belirsizlikten beslenerek incelikli rota hesaplarında. Daha baştan Lozan, Cumhuriyet, Anayasa değişiklikleri, sınıfsız ve sömürüsüz toplumun hak eşitliğine dayanmayan eşit yurttaşlık başlıklarını açarak emareleri belirlediler. İlkelerin gereksinmeye göre esneyeceğini, burjuva hukukunun çok telli saz olduğunu, hangisine vurulursa onun sesinin çıkacağını, tel koparıp yenilemenin de iyi taktik olacağını iki taraf da biliyor: Çerçevesiz çerçeve ortaya çıksın, duruma ve zamana göre, başka yasa değişiklikleriyle, cumhurbaşkanı kararnameleriyle arkası gelsin… Koşullar uygun olursa Anayasa’ya da el atılsın…
Ek olarak yasa önerisinin “çerçeve” olması af ilanı kapsamında olduğu, TBMM üye tamsayısının beşte üç (360) çoğunluğunun kararıyla kabul edileceği niteliğini değiştirmeyecek. Bu niteliğin önünü kesmek için yapılan “cezasızlık ve af uygulaması olmayacağı” açıklaması şu an boşlukta kalıyor. İlk etapta hukuksal olarak söz TBMM’de, son söz de eğer iptal davası açılırsa Anayasa Mahkemesinde.
Başlıkta “belirsizlik içinde yolculuk” dedik ama Graham E. Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”, AKP’nin “Yeni Osmanlıcılığı”, DEM’in “demokratik İslamı” gibi hayli geniş, anlamlı, çarpıcı hedefler var. Yeni Parti izlemede gözüküyor ama Programında “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı tam olarak uygulanacaktır” diyerek bir yönüyle dışarda kalmıyor.
Bir kez daha eşitlikçi savaşımlara özgürlükçü saldırılarla karşı karşıyayız. Laiklik esnetilecek, kapitalizm, emperyalizm karşıtı olunmayacak ama barış gelecek… Düzen için yaşanacak ama barış gelecek… Silahlar susacak ama övünülen NATO ilişkileriyle barış gelecek…
Hem hukuk olacak hem de keyfi ve takdiri uygulamalar, hareket serbestisi… Liberalizmin istediği bu. Hukuk, kimilerince sıklıkla savlandığı üzere ortaklaşa bir organizasyonun ürünüyse “ilkeleri” ve “kimlerin egemenliğinde, kimlerin hak ve özgürlükleri için” soru ve yanıtları önemsizleştirilemez. Düzen içi siyasetin, yasamanın, yürütmenin ve yargının aynı sınıfsallığın havuzu içinde olması da buraya oturur.
Hukuksal ve teknik boyutlara eklenecek çok şey var. Maddeler tartışıldıkça tartışma konuları çoğalacak. Bu nedenlerle de etnik ve dinsele bağlanan soyut, esnek düzenlemelerle idare etmeyi yeğliyorlar. Asıl söz siyasetin, ideolojinin ve sınıfın ancak emekçilerde, sömürülenlerde değil, sömürücülere ait.
Büyük sorun sömürenle sömürülenin hukuksal, siyasal, ekonomik ve toplumsal ilişkilerini aynı anlayışla gören, sınıfları uzlaştırmaya yönelten, ulusal dayanışma ve toplumsal bütünleşme adı altında biçimsele sıkıştırılan, hukuk kılıflı sahte eşitlikte.
Böyle bir yasa önerisi görünürdeki gerekçesini kat kat aşarak gerçek anlamda emekçilerin cumhuriyetini engellemeye, sömürücü düzene ve emperyalist emellere hizmete aday.