Çöl kumu ile birlikte taşınan ve oldukça tehlikeli bir radyoaktif madde olan Sezyum-137, Fransa’nın Sahra çölünde 60 yıl kadar önce yaptığı nükleer denemelerden arta kalmıştı.

Fransa’nın nükleer stratejisinin öğrettikleri!

Geçen haftalarda atmosfer olayları tarihsel bir acıyı yüzümüze vurdu. Afrika’da Sahra çölünden kalkan toz içerdiği Sezyum-137 ile birlikte Fransa’ya taşındı.

Uzmanlar bu olayı “Yılan terbiyecisi yılan tarafından ısırıldı” diye değerlendirdiler. 

Çöl kumu ile birlikte taşınan ve oldukça tehlikeli bir radyoaktif madde olan Sezyum-137 Fransa’nın Sahra çölünde 60 yıl kadar önce yaptığı nükleer denemelerden arta kalmıştı. Yarılanma ömrü 30 yıl olan Sezyum-137’nin sağlığa zararlı ışınım yapma yeteneğinin sıfırlanması için daha kaç 60 yılın geçmesi gerekecek.

Bu tesadüfi olay bize Fransız sermayesinin nükleer stratejisini hatırlamak için fırsat veriyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist hegemonyanın Avrupa’yı terk edip ABD’ye geçtiği yıllardı. Fransız sermayesi 1950’lerin sonunda De Gaulle’ün liderliğinde nükleer bir güç olmaya karar verdi.

Keskin bir sınıf düşmanlığı ile nefret ettiği Sovyetler Birliği’ne karşı gerektiğinde nükleer silahları kullanmak ve emperyalist paylaşımda diğer emperyalist ülkelere karşı daha dik durabilmek için bu stratejiyi benimsediği anlaşılıyor.

Hazırlıklarını yaptılar ve ilk nükleer bomba testi için yer aramaya başladılar. Fransa sınırındaki dağlara, Alpler’e, Pireneler’e bakıldı, ama kendi çevrecileri karşı koydu.

Gözleri kanlı bir sömürge savaşının sürdüğü Cezayir’e doğru çevrildi. Cezayir halkının nerdeyse onda birini katletmelerine rağmen işleri iyiye gitmiyordu. Gerçekten kahraman Cezayir halkı 1962’de bağımsızlığını kazanacaktı.

Ancak nükleer silah sahibi olma tutkusundan gözü dönmüş olan Fransız sermayesi ilk denemesini 13 Şubat 1960’ta aşağıdaki haritada izlenen Reggane bölgesinde yaptı. Hiroşima’ya atılandan defalarca güçlü olan bomba atmosferde patlatıldı. Çöl ortamı tenhaydı, ama boş değildi. Yakınlarında yerleşimler vardı, ayrıca sadece Cezayir değil, Mali, Moritanya, Nijer gibi ülkelerin halkları da etkilendiler ve günümüze kadar gelen radyoaktiviteye bağlı hastalıklardan ve sakatlıklardan mağdur oldular.

Fransa ilk nükleer denemelerini 1960’lı yıllarda Cezayir’in kırmızıyla işaretli Reganne bölgesinde gerçekleştirdi.

Fransa 1966’ya kadar, yani Cezayir bağımsızlığını kazandıktan sonra da haydutça denemelere devam etti, atmosferde ve yeraltında 17 nükleer bomba patlattı. İşte şimdi radyoaktivite ile kirletilmiş sahra çölü tozuyla Fransa’ya ve Avrupa’ya taşınan Sezyum-137’nin kaynağının bu 17 deneme olduğunu biliyoruz.

Fransa’nın Cezayir’in Sahra bölgesinde gerçekleştirdiği bir nükleer silah denemesinden sonraki görünüm.

1966’dan sonra denemeleri Cezayir’de sürdürmesi mümkün olmayınca bu sefer gözlerini Büyük Okyanus’ta Fransız sömürgesi olan Polinezya Adalarına çevirdiler. Bu bölgede, 1966 ve 1996 arasında 193 deneme yapıldı.

Bu adaların çevresi de insansız değildi ve yerel halklar ağır bir bedel ödediler.

Sonuçta ABD’nin göz yumması ve desteği ile de Fransa nükleer bir güç haline geldi. Kontağı açık halde nükleer bombalarla yüklenmiş Mirage uçakları yıllarca Sovyetler Birliği’ne karşı hazır bekledi.

Güneydoğu Fransa’da inşa edilen kara üssünde çok sayıda nükleer başlık taşıyan balistik füzeler yönlerini Sovyet kentlerine çevirmiş bekliyorlardı. Ayrıca denizaltılar da nükleer füze kapasitesi ile donanmıştı.

Bu rezil sınıf ahlaksızlıklarını açıkça söyleyecek bir özgüvenle de doluydu.

Kızıl Ordu’yu yenecek güçte bir orduları olmadığını biliyorlardı. Bu nedenle eğer bir savaş çıkarsa Urallara kadar Sovyet kentlerinin %40’ını yok edecek bir plan yapmışlardı. Yani yüz milyon civarında Sovyet vatandaşını öldürmekten bahsediyorlardı.

Sovyetler Birliği ise kimseyi tehdit etmiyordu. O yıllarda kararlı bir barış mücadelesi sürdürdüler. Hatta “keşke tehdit etseydi”, tartışması da var, ancak bu zor konu bu yazının sınırlarını aşar.

Öte yandan Sovyetler Birliği gerçekten Fransız sermayesine zarar veriyordu, çünkü bağımsızlık için ayağa kalkan Fransız sömürgelerindeki bütün halkların yardımına koşmuştu.

Buraya not düşülmesi gereken bir olay da Fransa’da yönetime gelen bütün siyasi partilerin nükleer stratejiye destek vermeleriydi. Örneğin, Cumhurbaşkanı olduğu 1981-95 yılları arasında sosyalist (sosyal demokrat diye okuyun) Mitterand dahil.

Sonuçta, 1871’de on binlerce komünarı duvara dizip kurşunlayan, Sovyetlere karşı nükleer strateji geliştiren, 2011’de Libya’yı bombalayan sermaye sınıfının özü 150 yıldır hiç değişmedi.

Onları insanı sömürmelerinden kaynaklanan bu mide bulandırıcı doğalarından dolayı suçlayamayız.

Suçu hep kendimizde, Fransa’da ve başka uluslarda, sermaye sınıfından kurtulmayı başaramayan işçi sınıfında arayacağız.