Hiçbir şey bağışlanmadı

14/01/2015 Çarşamba
Hiçbir şey bağışlanmadı

BAŞTAN NOT: “Solcular Charlie Hebdo’yu eleştirdiğine göre bize de ekmek çıkar, Charlie Hebdo’nun İslam düşmanlığına, ırkçılığına dair şeyler okuruz” niyetiyle bu yazıya gelmiş olan tüm gericiler sayfayı sakince kapatıp başka sulara yönelsin: Yaşanan katliamı en ufak şekilde mazur gösterme çabasını ne bu yazıda ne soL Portal’da bulamazsınız, hastalıklı zihniyetinizi beslemek için başka kapıya gidin. Bu yazıda siz ve tetikçilerinizle nasıl mücadele edilmesi gerektiği tartışılıyor.

***

Žižek’in çok ilgi gören makalesinde, belki en önemli vurgulardan biri, ilk cümledeydi: “Şimdi, hepimiz Charlie Hebdo ofislerindeki katliamın ardından şok durumundayken, düşünme cüretini göstermenin tam zamanı.”

Şimdi, “biz bize”, düşünmek zorundayız: İşlerin bu noktaya gelmesinde solun payı nedir? Nerede hata yapıldı? Yarın ne yapacağız?

Düşünmek zorundayız. Çünkü yeni ve çok tehlikeli bir dönem açılıyor.

Başlayalım.

***

 

Charlie Hebdo katliamının ardından #JeSuisCharlie sloganı tüm dünyaya yayıldığında, bunun karşısında #JeNeSuisPasCharlie (Ben Charlie Değilim) sloganını çıkaranlar, İslamcılar falan değildi: Neden Charlie olmamak gerektiğini anlatanlar ekseriyetle demokrat, liberal ve sol liberal kişilerdi.

Onlara göre Charlie olunmamalıydı, çünkü Charlie Hebdo politically correct değildi – politik olarak doğru kavramlar kullanmıyor, kimlik siyasetinin kurallarına uymuyor, dindarların kutsallarına saygı göstermiyor, siyasi, kültürel, dini kimlikleri hedef tahtasına oturtmaktan kaçınmıyor, bu yüzden ırkçı ve ayrımcı bir çizgiye oturuyordu.

Oysa, düşünmeli ve anlamalıyız: Tam aksine! Tam aksine! Charlie Hebdo’nun yayıncılık çizgisinin sıkıntısı, politik olarak fazla doğrucu olmasıydı.

***

Yeni ve çok tehlikeli bir dönem açılıyor.

Fransa’daki Yahudi Enstitüleri Konseyi (CRIF) Başkanı Roger Cukierman, “Paris saldırıları, Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlangıcıdır” dedi. “Bir savaşın içindeyiz. Savaş durumunda, önlemlerin seviyesini yükseltmeliyiz.”

Eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ekledi: “Fransa’ya savaş açıldı.”

Peki, Fransa’ya, tüm dünyayı kapsayan bir savaş açıldı. İyi ama, “savaş açanlar” kim?

Söylemi zora sokan, “saldırganların” üçünün de doğma büyüme Fransalı olması. Savaşın cephesi nerede olacak?

Gerçeği itiraf etmek, Le Figaro köşe yazarı Ivan Rioufol’a düştü: “Fransa savaşta. Belki de yarın iç savaşta olacak. Düşman radikal İslam, siyasal İslam, cihatçı İslam.”

Pazar günü Paris’teki yürüyüşle yaratılan hava, “herkesin [tout le monde] kenetlenmesi”, “ulusal birlik”, “tüm dünyanın güçlü bir mesaj vermesi”, hepsi bu savaşın hazırlığı. Sosyalist Partili Başbakan Manuel Valls’in ilk icraatlarından biri, tanımı gereği ülke içinde mücadele eden polis güçlerine destek olmaları için 10 bin asker görevlendirmek oldu. Varoşlardaki halkı baskı altına almak için her türlü baskıcı yasal önlem masada.

Fransa savaşta. Fransa iç savaşta. “Tüm dünyanın kenetlendiği” doğru: Savaş, tüm dünya sathında. “Herkes” ortak olacak: Demokrasi ve özgürlükleri korumak adına, liberal soldan aşırı sağa kadar “kutsal ittifak” bir kez daha savaş tamtamlarını elbirliğiyle çalacak.

***

Savaşın askeri yönü, yalnızca bir yönüdür. Savaş yoğunlaştırılmış politikaysa, politika, savaşın en yoğun cephesidir.

11 Eylül sonrası dönemin asıl cephesi Afganistan veya Irak değildi: Asıl cephe, “demokrasi”ydi, “medeniyet”ti, “özgürlükler”di. Emperyalizm bu kavramsal cephelerde yol alamasaydı, Afganistan’ı da Irak’ı da bombalayamazdı.

Yeni dönemi “çok tehlikeli” yapan, bir kez daha bu politik cephede kitleleri emperyalist yönelimin parçası haline getirecek söylemlerin oluşturulmaya başlanmasıdır.

***

Her dönem, sular bulanık, hava puslu, ortalık toz duman olduğunda “yönelimin” ne olduğunu anlamak için bakılacak figürler vardır.

Bugün bu, Fransa’da, Bernard-Henri Lévy’dir. Pusulası şaşmaz, “yönelimi” gösterir.

Lévy, 8 Ocak’ta The Wall Street Journal’da bir yazı yazdı. Müslümanların “İslam’ı radikal İslamcılardan kurtarması gerek”tiğini söyledikten sonra ekledi: “Önümüzde karanlık bir dönem var, kavgalar bizi bekliyor: İslam’a karşı İslam, cihatçı nihilistlere karşı çoğulcu medeniyet. Ama bu tek bir savaş, ve bu savaşı birlikte, birlik içinde yürütmeliyiz.”

Fakat... Lévy’nin yazısının, ve “yönelimin” püf noktası bu paragrafta değil. Şunda:

Artık tamamen ve sonsuza dek, radikal İslam’ın kullanışlı aptallarının yoksulluk ve bıkkınlık sosyolojisi kisvesinde uzun zamandır önümüze sunduğu Leninist mantıktan kopmamız şart.

Toplumu tümüyle kimlikler ekseninde kesen ve İslam’ın da “İslam’a karşı” verilecek savaşta müttefik olarak kazanılması gerektiğini vaaz eden bu yaklaşım, bugün siyasal İslam’ı palazlandıran yaklaşımdır: Yoksul kitleleri eşitsizliklere karşı mücadele etmek yerine (dini, etnik vb.) kimliklerine sarılmak zorunda bırakmak. Post-Charlie dönemde, bu “demokrasi-çokkültürlülük-kimlik siyaseti” zehrinin panzehirinden, sınıf siyasetinden, leninizmden “tamamen ve sonsuza dek” kurtulmak istiyorlar.

Žižek’in mutluluk verici şekilde ayırdına vardığı ve itiraz ettiği, tam olarak budur. Bugün radikal İslam’ı yenebilecek olan yegane güç, “yeni ve radikal bir sol”, Leninizm’dir.

***

“Yeni sol” Leninizm’dir, çünkü “yeni sol” olarak on yıllardır pazarlanan kimlik siyaseti çoktandır eskidi.

Düşünmek ve anlamak zorundayız, Charlie Hebdo da eskidi.

11 Eylül sonrası “teröre karşı savaş” furyasında Charlie Hebdo, “politik doğruculuk” oyununu oynadı. Dergi Afganistan işgaline karşı çıkmadı. Charb’la birlikte derginin kurucusu ve o dönem yayın yönetmeni olan Philippe Val, 2002 Haziranı’nda Noam Chomsky’ye “ABD’den fazla nefret eden Amerikalılardan, Yahudi olduğu için antisemitizm suçlamasından kaçınabileceğini düşünerek İsrail’i eleştiren Yahudilerden biri” diye saldırdığında, Afganistan’a medeniyet götürülüyordu.

Philippe Val, 2006’da İsrail Lübnan’ı işgal ettiğinde “İnsan haritaya baktığında, doğuya doğru gidince, Avrupa’nın sınırlarını, yani Yunanistan’ı geçince, demokratik dünyanın sona erdiğini görür. Yalnızca Ortadoğu’nun ortasında bir istisna var: İsrail Devleti. Oradan Japonya’ya kadar başka hiçbir şey yok. (…) Tel-Aviv’le Tokyo arasında, iktidarda kalmalarının tek yolu yüzde 80’e varacak oranlarda okuma yazma bilmeyen halkları Batı’ya ve demokrasiye karşı kinle doldurmak olan iktidarlar sıralanıyor” derken, Amerikan askerleri Felluce’de, tıpkı cihatçıların Charlie Hebdo ofisine karşı yaptığı gibi Felluce Devlet Hastanesi’ni basıyor, sağlıkçıları ve hastaları odalardan çıkarıp koridora yığıyor, New York Times “Taarruzda [ABD’li] yetkililerin, militanların propaganda silahı olduğunu belirttikleri Felluce Devlet Hastanesi de kapatıldı” diye yazıyordu.

Charlie Hebdo yayın kurulu, 2008’de karikatürist Siné, Sarkozy’nin oğlunun büyük bir şirketin veliahtıyla evlenmek için Yahudiliğe geçmek istemesi üzerine “Bu genç büyük adam olacak” yazdığında Siné’yi “antisemitizm” suçlamasıyla dergiden kovarken “politik doğruculuğu önemsemiyor” falan değil, tam aksine, fazla politik doğrucu davranıyordu.

Müttefikleri, bugün savaş ilan edenlerdi: 2006'da Charlie Hebdo'da yayımlanan ve "Faşizm, nazizm ve stalinizmi yenmiş olan dünya, şimdi yeni bir küresel totalitarizmle karşı karşıya: İslamcılık" diye başlayan ünlü "12'ler Manifestosu"nda 12 imzacıdan biri, Bernard-Henri Lévy'ydi.

***

Charlie Hebdo, “bizden”dir: Yürüttüğümüz tartışma da, sol içi bir tartışmadır.

Charlie çizerlerinin, çeşitli dinlerin kutsal saydıklarını çizmesi ve hicvetmesinde ırkçılık falan yoktur – liberaller sorunu tamamen yanlış teşhis ediyor. Dinlerin "kutsallığı", o dine inananlar için geçerlidir. Bir kurum olarak dinin ve dini temsil ettiği iddiasındaki siyasi figürlerin, dinsel bağlar etrafında oluşturulmuş ekonomik çıkar şebekelerinin, dini siyasi alana, gündelik yaşama müdahale aracı olarak kullanmaya dönük her türlü eğilimin eleştirisi, "dinin kutsallığı"ndan dem vuran herhangi bir gerekçeyle kısıtlanamaz.

Charlie’nin düştüğü yanlış, daha derin bir siyasi yanlıştı. Sınıf siyasetinin kılavuzluğu olmaksızın dine yapılan saldırı, emperyalizmin “teröre karşı savaş” retoriğiyle yarattığı vahşeti görmezden gelmeye sebep olabiliyordu.

Fransız ırkçıları Le Pen ve Front National’e saldırmak yetmiyordu – siyasal İslam’la savaşmak için, liberal demokrasinin tümüne saldırmak gerekiyordu.

***

Şimdi, canımızı acıtan, paradoksal bir durumla karşı karşıyayız: Charlie Hebdo’daki yoldaşlarımızın katledilmesi, Charlie Hebdo’daki yoldaşlarımızın düştüğü hataya hepimizin düşmesini sağlamanın aracı haline getirilmeye çalışılıyor.

Düşünmek zorundayız. Çünkü yeni ve çok tehlikeli bir dönem açılıyor.

Ve Charlie Hebdo’daki yoldaşlarımız, katliamın ardından çıkardıkları derginin kapağında, hâlâ yanılıyor.

Hiçbir şey bağışlanmadı.