Bir kurtuluş - Bir ölüm

09/11/2013 Cumartesi
Bir kurtuluş - Bir ölüm

Güneş Doğudan yükseldi ve “buz kırıldı”.

96 yıl önce, sınıfsız, sömürüsüz bir toplum düzeninin kurulmasına dair o büyük umut gerçekleşti. Tarihte ilk kez, kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin üretim araçlarının “kutsal ve dokunulmaz” özel mülkiyeti ortadan kaldırıldı ve tüm zenginlikler ortak mal oldu. Emekçi kitleler ülkelerinin efendisi oldular, “yeni bir yaşam”a doğru dev adımlar attılar. Tarihte ilk kez, toplumun her hücresinin sermaye ve kâr için değil ama insan için, insanlığın iyiliği için planlandığı ve örgütlendiği bir siyasal ve ekonomik düzen yaşama geçirildi.

Kılavuz bilimsel sosyalizmdi. İşçi ve köylülerin örgütü Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP), Lenin’in önderliğinde, Çarlık Rusya’sını ve dünyayı sadece yorumlamakla kalmamış, onu değiştirmeyi başarmıştı.

Kitlelerle buluşan sosyalist ideolojinin maddi bir güce dönüşerek eski düzeni alaşağı ettiğini gören sermaye, mezar kazıcısına karşı dünya çapında siyasal, ekonomik, kültürel ve ideolojik çok yönlü bir saldırı başlattı. Antikomünizm olarak özetlenebilecek bu saldırı, ülkemizde Ekim Devrimi’nin hemen sonrasında “Moskof düşmanlığı”na eklemlenerek başlatıldı ve faşist İtalyan ceza Yasası’ndan aktarılan, sosyalist/komünist düşünceyi ve emeğin örgütlenme özgürlüğünü yasaklayan Türk Ceza Yasasının 141/142. maddeleriyle yaşamımıza yerleşti.

27 Mayıs Anayasası’yla gelen göreli demokratik ortamda, bilimsel sosyalist öğretinin aydınlığını topluma sunmak isteyen az sayıda yayınevinin çabaları sonucunda, özellikle gençler, Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’nun eserleri ile tanıştılar. Pratiğe dönüşmüş teorinin ışığı bir yıldız gibi aktı üzerlerine. Yayınevlerinin kazancı, kârdan çok ağır hapis cezalarıydı. En büyük bedeli ise, Sol ve Onur Yayınlarının kurucuları Muzaffer ve İlhan Erdost ödediler. Kendi matbaalarında “yasak sol yayın bulundurmak” tan gözaltına alınan iki kardeş, Ekim Devriminin 63. Yıldönümünde, 7 Kasım 1980’de Mamak askeri tutukevinde bir cezaevi arabasının içinde öldüresiye dövüldüler. İlhan Erdost dayağın hemen ardından geçirdiği beyin kanaması sonucunda hayatını kaybetti.

Astsubay Şükrü Bağ’ın, Muzaffer ağabey ve İlhan’ı döverken “İçerisi sizin zehirlediklerinizle dolu.On yaşındaki bebeleri zehirlediniz. Sizin yüzünüzden bizim rahatımız yok!” haykırışı, diğerlerinin “Var mı lan sol yayın!” diye küfrederek indirdikleri sopa ve coplar, cinayetin amacını açıkça ortaya seriyordu.

“Düşünce” suç sayılıyor ve ölümle cezalandırılıyordu.

İlhan…

Öldürülmesinden iki gün önce doğum gününü öğrenen, adını ağabeyinin koyduğu Artovalı genç adam. Gül’ün eşi. Türküler’in ve babasını hiç tanımamış Alaz’ın babası. Rana ablanın büyük “oğlu”. Barışta ve Suları’nın amcaları. Öleceğini anladığında, katillerini “Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan geldim, bizi dövdürmeyin” diyerek uyarmaya çalışan İlhan…

İlhan’ın kanlı paltosunu teslim alan ve onu “son kez öpmek isteyen” ağabeyi ile buluşturmayı başaran Halit Çelenk’in sevgili dostu ve müvekkili…

Atilla Aşut’un “can yoldaşı”, “güzel insan/güzel oğul/güzel İlhan”ı. Metin Demirtaş’ın “Kapital’in düzeltiminden yenice kalkmıştır/Kızarmış, kan oturmuştur gözlerine/Gömleğinde, ter ve boya/Kağıt ve Kurşun/Basımevi kokusuyla” dizeleriyle düşlediği İlhan. Ataol Behramoğlu’nun, “Ve tıpkı serpilen bir çiçek gibi/Gelişip ışırken bilincin gitgide/babanı yeniden kavrayacaksın/Baban yeniden doğacak seninle” diyerek kızları Türküler ve Alaz’a seslendiği İlhan…

Sigara ve çay eşliğinde, saatlerce çalışarak Denizlerin avukat savunması dahil birçok savunmayı bizim evde mavi masanın üzerinde Olympia marka daktiloda yazan İlhan…

Güldüğünde “denizde güneşli çakıl taşlarına benzeyen” beyaz dişleri ortaya çıkan dostum, yoldaşım İlhan...

İlhanlar, Ekim Devriminin müjdelediği gerçek eşitlik ve özgürlüğe dayalı bir toplumsal düzenin düşünsel temelleriyle toplumu buluşturmak istedikleri için, “insan olmanın ve insan olarak yaşamanın değerini” savundukları için bugün aramızda yoklar.

Sınıf mücadelesinin hararetinin arttığı ve buzun yeniden yavaş yavaş çatlamaya başladığı günümüzde, rahatça ve irkilmeden basılan ve kitabevlerinin vitrinlerini süsleyen Manifesto’nun, Doğanın Diyalektiği’nin, Teori ve Pratik’in, Emperyalizm’in, Kapital’in kapağını açtığımızda onları anımsayalım ve unutmayalım…