Pazar, 5 Aralık 2010 - 07:30

Zihin Açıklığı

Mesut Odman

Pek çok açıdan vazgeçilmez önem taşıyan bir özellikten söz etmek niyetiyle başlıyorum.

Sözgelimi, mektebe giden sabi sübyan için son derece gereklidir bu “zihin açıklığı” dedikleri…

Uzağa gitmeye gerek yok, kendi çocukluğumdan bildiğimi anlatacağım. Bir öykü bu, ama hiçbir katma katıştırma yok, baştan sona gerçek, eskilerin deyişiyle “aynıyla vaki”. İster istemez, öyle de anlatılacak. Hepsini bırakıp öykü yazmaya mı başlasam acaba? Zaten, epeydir, öyküler anlatıp duruyorum. İşin adını koysak, ama o zaman da buradaki yerimizden oluruz. “Öykü” köşesi değil ya burası!

Diyor ve anlatmaya başlıyorum.

Bu deyimi ilk kez okul çocuğuyken duydum; ondan sonra da sık sık duymaya devam ettim. İlk duyduğumda söyleyen o muydu, hatırlayamam; ama yıllar boyunca her sabah beni okula uğurlarken söyleyen ninemdi. Epeyce bizimle birlikte yaşadıktan sonra bizi terk edip memleketine gitti; birkaç yıl sonra dünyayı da terk ettiği haberi geldi.

Her sabah sırtımı sıvazlayıp okula uğurlarken tekrarladığı söz şuydu: “Allah zihin açıklığı versin, oğlum!” Bir de, hem ondan hem öteki, hafız-ı Kur’an olan ninemden duyduğum bir öğüt vardı. “Üç kulhuvallahü, bir elham” okursan, tekmil Kur’an’ı okumuş gibi olursun, derlerdi. “Elham” dedikleri, bildiğimiz Fatiha suresi, o tamam da, öteki hangisiydi, hatırlayamıyorum; yalnız, “elham”dan daha kısa olduğunu kesinlikle söyleyebilirim.

Her sabah sokağa adımımı atar atmaz başlamasam bile, kimileyin unuturdum, örnek olsun, Orhan Veli’nin güzel havalarına benzer günler beni de mahvederdi ve unuturdum; ama, en kötü olasılıkla, yolun yarısına vardığımda aklıma gelir, okumaya başlardım. Ara sıra, havalardan başka etkenler de devreye girer, çok geciktiğim de olurdu, o zaman hatim işini tamamlayamadan okulun kapısına varır; ama orada bitirinceye kadar bekler, ancak ondan sonra içeri adımımı atardım.

Referandumun ertesi günü, o zamanki küçücük, şimdiki büyümüş, büyürken de benzerleri kadar olmasa da çirkinleşmiş, en kül yutmaz “hayırcılar”dan o güzelim kente çok uzun bir sürenin ardından yeniden gitmiştim. Özetlenmiş kutsal kitabımızı okumayı tamamlamadan içeri adım atmadığım kapının önünde durup dikildim bir süre. İçeri girdim, okuduğum sınıfları arayıp buldum. Genç bir bekçi arkamdan “Hoop, amca, nereye?” diye seğirttiğinde, “Hoplama evlat, ben elli yıl önce burada okudum, sınıfımı arıyorum!” diye de azarlayıp susturdum.

İşte böyle, lafı uzatmayalım, o icazeti alınmış kestirmeden hatim indirme işleminin çok yararını gördüğümü kabul etmeliyim. Her sınıfın en iyi, en çabuk öğrenen öğrencisi oldum; hepsini sular seller gibi geçip gittim. Lakin, itikadımın sarsılması da bu vesileyle başlamıştır, diyebilirim.

Şöyle oldu, az önce dile getirmekten çekindiğim bir günahla başladığını itiraf etmekten başka çare yok: Yukarıda, okumaya başlamakta geç kalsam bile tamamlamadan kapıdan içeri girmezdim, demiştim. Çok büyük bir çoğunlukla gerçeği yansıtan, ama aynı zamanda, gerçeğin bütününü gizleyen bir anlatım bu; çünkü, o durumlardan birinde, nedenini şimdi hatırlayamıyorum, güzel havalar artı başka etkenler dediğimin sonucu olarak mıdır nedir, okumayı tümden unutup okula dalmıştım; belki de çok geç kaldığım bir gündü. Soluk soluğa yerime oturup hemen ardımdan da öğretmen sınıfa girdikten sonra aklıma düştü yapmam gereken; ama, iş işten geçmişti, o gün öyle sona erdi. Buna karşılık, zihin açıklığımda herhangi bir eksilme olmadığını akşam olup eve dönerken, basbayağı şaşkınlıkla fark ettim. Ayrıca, o gün birden çok sınav da vardı, hepsinden, daha önce olduğu gibi, en yüksek notları almıştım. Daha sonra, bu unutkanlık bir kez daha başıma geldi; sonuç yine aynıydı. Bunun üzerine, birkaç kez de kendim sınamadan geçirdim; unutmadığım halde, bilerek ve isteyerek, okumadan girdim okuldan içeri; ancak, artık olmuş bitmiş, bir itirafın daha zamanı gelmiştir: Bunu yaptığım günleri seçerken sınav olmayan ya da pek basit sınavlara gireceğim günler olmasına dikkat etmek türünden oportünistçe bir yaklaşım içinde bulunduğumu söylemek zorundayım. Sonuç hep aynıydı; ne zihin açıklığımda ne de sadece sınavlarda değil başka etkinliklerdeki başarı düzeyimde herhangi bir eksilme olmuştu. Bütün bu deneylerden sonra, hangi çocuğun itikadı sarsılmaz?

Hiç değilse bazı okurların hoş bulabileceğini umduğum bu öyküyü anlatmamın bir nedeni, zihin açıklığı konusunun önemini düşünmeye ne zaman ve nasıl başladığıma değinmekti. Buradan zihin açıklığının kaynaklarının neler olabileceğine ilişkin bir sonuç çıkarmak doğru olmaz elbette; ama, o sıralar çok çalışkan ve ne bulsa okuyan bir öğrenci olarak anıldığımı eklersem, gerçek kaynaklardan birine ilişkin bir fikir vermiş olabilirim belki.

Eğitim gören, öğrenen çocuklarla gençlerin bu süreçteki algılama, kavrama yetilerinin eksiksiz işlemesi, engellerle karşılaşmaması ya da karşılaşılan engelleri kolayca aşabilmesi türünden iyiliklerin onlarla birlikte olmasına yönelik bir dilekti benim ninelerimden işittiğim. Bir de, deyimin o yaşlı kadınların dualarındakiler dışındaki anlamları var kuşkusuz. Bence bunlar arasında en önemlisi, bir yandan dışımızdaki dünyanın algılanıp yorumlanmasındaki yöntem ve ölçütlere, bir yandan girişilecek eylemlerin tasarlanıp yürütülmesine ilişkin ana başlıklarda, çeşitli olumsuz etkenler karşısında ciddi sarsıntılara uğramayan bir belirginliğin, tartışılmazlığın, açık seçikliğin varlığı ile ilgili olanıdır.

Zihin açıklığının düşünsel yanı çok ön planda görünmeyen, hatta olağanlaşmış işlerde bile önem taşıdığı ileri sürülebilir. Düşünsel yanı ağır basan, bunun yanı sıra, yaratıcılık, sabır, dayanma gücü, yüreklilik gerektiren işlerde ise gerçekleştirilen eylemin doğası, yapılma nedeni ve sonunda ulaşılması tasarlanan amaç başlıklarında zihin açıklığı bulunmazsa, oradan oraya savrulmak dışında herhangi bir yere varmanın mümkün olmayacağı kesindir.

Bu dediğimizin, siyasetle uğraşanlar, hele bu sözden sınıf mücadelesini anlayanlar için daha fazla geçerli olduğunu aynı kesinlikle ileri sürmek zorundayız. Buna ilişkin çarpıcı bir örneğe, geçen gün, yine burada rastladım.

İlker Belek, 29 Kasım Pazartesi günü yayımlanan yazısında, bütün sosyalizm mücadelecilerinin ulaşması gereken zihin açıklığının hayranlık uyandıran bir örneğini verdi. Okumamış olanların mutlaka okumalarını öneririm, okumuş olanların ise bir kez daha göz atıp bir kenara kaydetmelerini.

Yine de, o yazıdan bazı satırları aktarmadan edemiyorum:

Bugün sosyalist yapılar arasındaki temas yüzeylerini genişletecek olan, mücadelenin sosyalizm perspektifine kilitlenmesidir.

Sosyalist yapıları, en yakınlarındaki çeperden başlayarak kitleselleştirecek olan da aynı şeydir.

Sosyalistler sosyalizmi, sosyalizm mücadelesini, gündemlerinin en önüne yazarlarsa yola doğru noktadan çıkmış olurlar.

Koşullar ne olursa olsun, başka herhangi bir başlığın öne çıkarılması, ancak, sosyalizm mücadelesini o başka başlığın arkasına takmaya, ikincilleştirmeye, likidasyona neden olur. Maalesef son 30 yıldır bu yaşanmıştır.

Sosyalistler, sosyalizm mücadelesi verirler.

Bunun dışındaki herhangi bir hedef, ne kadar önemli olursa olsun, belirleyici değildir. Başka herhangi bir başlığa belirleyici derecede önem verilmesi, o başlığı sınıfsal çelişkilerin yerine ikame eden farklı çizgideki siyasetler için ancak söz konusu olabilir.

Devrimci mücadelenin kadroları içinde böyle bir zihin açıklığına sahip olanların sayısı ne kadar çok ve ne kadar hızlı artış gösterirse, bu mücadelenin daha adını söylerken belirttiğimiz amacına ulaşması da o kadar yakınlaşır.