Servet mülkiyetinde yabancılaşma

22/12/2017 Cuma
Servet mülkiyetinde yabancılaşma

Yabancı Sermaye Akımları; Yabancıların Mülkiyeti…

2003-2016 yıllarının tümünde dış dünyadan Türkiye’ye (net olarak) 600 milyar doları aşkın yabancı sermaye girdi. Bir bölümü doğrudan yatırımlara, hisse senedi, tahvil alımına, mevduata bağlandı; gerisi bankalara, şirketlere, devlete açılan kredilerden oluştu.

Peki, bu “paralar” ne oldu; bugün nerede?

Bir kere, her yıl bu (ve önceki) yatırımlardan kaynaklanan getirilerin bir bölümü, kâr, faiz, portföylerin “değer artışı” biçiminde dış dünyaya transfer edildi. On dört yıl boyunca bunların toplamı 150 milyar doları aştı.

Hepsi bu değil… Borsaya, mevduata, sabit varlıklara, örneğin gayrimenkullere, yeni tesislere yatırılan yabancı sermaye getirilerinin bir bölümü Türkiye’de kaldı; anaparaya eklendi; yeni yatırımların finansmanında kullanıldı; vadesi gelen krediler yenilendi; çoğu kez artırılarak “döndürüldü”.

Bu sonuncu gelişimler, dış kaynak akımlarının Türkiye içinde servete dönüşmesi anlamını taşır. Böylece yabancı sermaye akımları sadece yurtdışına kâr, faiz aktarımına değil; ülke içinde mülkiyetin yabancılaşmasına da yol açıyor.

Elbette, yabancı sermayenin batan, “afiyetle tüketilen”, Türkiyeli şirketlere dönüşen bölümleri de olmuştur; tümüyle izlenmesi güçtür. Buna mukabil merkez bankaları, yerli/yabancı ayrımı yapılabilen “yatırımcıları” uluslararası yatırım pozisyonu istatistikleri altında izleyebiliyorlar. Bunlar gelir (akım) değil, servet (stok) bilgilerini içerir.

Bu hesapların Türkiye örneğini örnek verelim; kullanalım: Yabancılara ait yukarıda sıraladığım tüm yatırım, plasman, kredi (alacak) türlerinin toplamına Türkiye’nin dış (“yabancılara”) yükümlülüğü deniliyor.

Yabancıların Türkiye’deki servetlerini ifade eden bu toplam, Eylül 2017’de 666 milyar dolara ulaşmıştı.

Türkiye Burjuvazisinin Dış Varlıkları

Dış dünyaya servet, sermaye aktarımında Türkiye burjuvazisi niçin geri kalsın? Rantiyelerimiz Londra’da konut, Frankfurt borsasından tahvil alabilir; İsviçre’de hesap açabilirler. Şirketlerimizin Moldova, Azerbaycan veya Kenya’da şube açmaları, yeni yatırımlara kalkışmaları da serbesttir. Bankalar (en başta TCMB) rezervlerini ABD tahvillerine bağlamışsa veya Batı bankalarında mevduatta tutmaktaysa sermaye ihraç etmiş olurlar.

Yabancıların Türkiye’deki servetlerinin bir paraleli Türkiye burjuvazisinin ve devletinin dış dünyadaki varlıklarıdır. Uluslararası yatırım pozisyonu hesapları bu toplamı da vermektedir ve Türkiye’nin dış varlıkları Eylül 2017’de 226 milyar dolara ulaşmaktadır. Bu toplamın yarısı TCMB’nin ve bankaların tahvil, mevduat biçiminde tuttuğu rezervlerden oluşmaktadır.

Dikkat ediniz: Böylece oluşan servet hesabında Türkiye’nin dış varlıkları ($226 milyar), dış yükümlülüklerinin ($666 milyarın) altındadır. “Net pozisyon” eksi 440 milyar dolardır. Bu durum, Türkiye’nin net sermaye ithalatçısı olmasının bir sonucudur ve bu özellik, ülkemizin emperyalist sistemin merkezinde değil, çevresinde yer aldığını göstermektedir.

Servet hesabına değil de sermaye akımlarına baktığımızda da aynı durumla karşılaşıyoruz. 2003-2016 döneminde yıllık ortalamalara bakalım: 43 milyar dolarlık sermaye ithali; 6 milyar dolarlık sermaye ihracı… Yabancı yatırımcılar Türkiye’den dışarıya her yıl ortalama 11 milyar dolarlık kâr, faiz vd. transfer ediyorlar… Türkiye’ye dış dünyadan aktarılan benzer getirilerin ortalaması ise 5 milyar dolar…

Tüm nicel göstergeler aynı sonuca varıyor: Türkiye kapitalizmi emperyalist sistemin bağımlı çevresinde yer almaktadır.

Mülkiyette Yabancılaşmanın Türkiye Seyri

Emperyalist sistem, böylece, sermayeyi vatanından koparırken, her ülkede mülkiyeti giderek “gayri millî” yapmaktadır. Sermayenin vatansızlaşma, uluslararasılaşma süreci yüz elli yıl öncesine uzanır. Terminolojiyi basitleştirelim: Mülkiyetin yabancılaşması söz konusudur ve bu süreç, artık, istatistiklerde hesaplanabilmektedir.

Türkiye’de bu anlamdaki dışa açılmanın seyir defterini AKP’li yıllarla sınırlayalım ve aşağıdaki tabloda izleyelim. Türkiye’nin dış dünyadaki varlıklarını (Satır 1) ve Türkiye’nin “dış yükümlülüklerini” (Satır 2) millî gelire oranlıyoruz. (Hatırlatalım: “Dış yükümlülükler”, yabancıların Türkiye’deki servetleri anlamındadır.)

Varlıklar, yükümlülükler ve millî gelir hesabı dolarla yapılmaktadır. Yıllık çalkantılardan arınmak için ana eğilimleri dönem ortalamalarından izliyoruz.

Tablo 1: Mülkiyetin Yabancılaşması: Türkiye 2002-2016 (Dönem Ortalamaları, %)

(*) Net pozisyon = Dış varlık eksi Dış yükümlülük

Tabloda ortaya çıkan çarpıcı tespitlerden biri, AKP’nin ilk yıllarında ekonominin dışa açılmasının (mülkiyetin yabancılaşması sürecinin) “adeta” yavaşlamasıdır. 2002 ile sonraki dört yılın ortalaması (Sütun 1-2) karşılaştırılırsa, millî gelire oranla dış varlıklar üç puan; dış yükümlülükler dört buçuk puan gerilemiştir.   

Bu gerilemeyi “adeta” diye nitelendirdim; zira değişim büyük ölçüde doların ucuzlaması, TL’nin reel olarak değer kazanmasıyla ilgilidir. O yüzden 2002-2006 arasında milli gelir (GSYH) dolarla hesaplanırsa iki mislinden fazla (%131 oranında), sabit fiyatlı TL ile hesaplanırsa sadece %41 oranında artmıştır. Türkiye’nin dövizle tanımlanan varlıkları ve yükümlülükleri (örneğin dış borçları) değişmese dahi, dolarlı millî gelir şişmiş; dış varlık/GSYH ve dış yükümlülük/GSYH oranları da salt bu nedenle (payda büyüdüğü için) aşağı çekilmiştir.

2007 ve sonrasında ise (araya giren kriz ve finansal gerilim yıllarının katkısıyla) reel döviz fiyatı ılımlı bir artış eğilimi göstermiştir. Bu, dış varlık / yükümlülük oranlarını yukarıya çeken bir katkı yapmıştır. Ancak, dikkat ediniz: Bu artış Türkiye’nin dış varlıklarında değil, dış yükümlülüklerinde gözlenmektedir (Sütun 4-5).  

Son dönemin (2012-2016’nın) ortalamasını AKP iktidarı öncesiyle (Sütun 4 ve 1’i) karşılaştırınız: Türkiye’nin dış dünyadaki varlıklarının millî gelire oranı 1,6 puan aşınmıştır. Yabancıların Türkiye’deki servet mülkiyetinin (“dış yükümlülük”lerimizin) payında ise 7,3 puanlık bir artış söz konusudur.  

Bu iki zıt yönlü hareket, döviz kurlarını aşan bir temel dönüşüme işaret etmektedir.

İlk olarak Türkiye kapitalizmi, dış dünya üzerinde iddialı değildir; sermaye ihraç ederek olgunlaşma eğilimleri zayıftır. Burjuvazimizin dış dünyada mülkiyet edinimi göreli olarak durağandır; esasen dış varlıklarımızın önemli bir bölümü devlete (TCMB’ye) ait rezervlerden oluşmaktadır.

İkinci olarak, Türkiye’de servet  mülkiyeti üzerinde yabancıların payı belirgin boyutlarda artmakta; mülkiyet yabancılaşmaktadır.

Farklı doğrultuda gerçekleşen bu iki eğilimin yansıması, son satırda açıkça gözleniyor: Türkiye, emperyalist sistemin bağımlı çevresinde yer aldığı için uluslararası yatırım (mülkiyet) pozisyonu daima eksidir. 

Ancak zaman içinde bağımlılık olgusu daha da ağırlaşmıştır: 2002 ile son dönemin net pozisyon / millî gelir ortalamasına (yüzdeler olarak) bakınız: -35,9 → -44,8… Dokuz puanlık bir bozulma…

Kıssadan hisse: AKP’li yıllarda uluslararası sermayenin Türkiye’de varlık edinimleri artmış; servet mülkiyeti önemli boyutlarda yabancılaşmıştır.

Türkiye burjuvazisi ise dış dünyada mülk edinmeye fazla hevesli değildir. Bir bölümü (belki de hepsi) için Türkiye’nin kamusal varlıklarına kapkaççı yöntemlerle el koyma seçenekleri, fırsatları çok daha çekici olsa gerek…

***

Mülkiyetin yabancılaşması, emperyalist sistemin “normal” dönemlerini belirleyen yaygın bir eğilimdir. Farklı ülkelerde gelişim biçimi, temposu izlendiğinde, emperyalizmin bünyesindeki çeşitlenmelere; hiyerarşik konumlarda değişmelere de ışık tutabiliyoruz.

Önümüzdeki hafta bu türden bilgiler içeren uluslararası istatistiklere ve Türkiye’nin göreli konumuna göz atmak istiyorum.