Ocak-Haziran 2010’da Milli Gelir

19/09/2010 Pazar
Ocak-Haziran 2010’da Milli Gelir

Nisan-Haziran 2010’a ait milli gelir tahminleri iki haneli bir büyüme hızı ortaya koyarak hükümeti ve AKP-yanlısı medyayı sevindirdi.

Kestirme birkaç saptamayla başlayalım: “Yükselen piyasa ekonomileri” içinde Türkiye 2008-2009 krizinden en şiddetle etkilenenlerden biriydi. Krizin etkili olduğu Ekim 2008-Eylül 2009 aylarında ekonomi yüzde 7.8 oranında küçülmüştü. Şimdi, benzer tempolu bir büyüme başlamıştır ve kriz-öncesi milli gelir seviyesine yaklaşılmaktadır. Bu yılın ilk altı ayı için tahmin edilen milli gelir hâlâ kriz öncesi (yani Ocak-Haziran 2008) düzeyinin yüzde 1.3 altındadır. Ekonominin genişleme ivmesini ise, yüksek tempolu dış kaynak girişleri sağlamaktadır.

***

Screen_shot_2010-09-19_at_8.21.26_AM_0.png

Şimdi, yukarıdaki tabloya baş vurarak 2009 ve 2010’un Ocak-Haziran dönemlerini karşılaştıralım. Tablo “harcamalara göre milli gelir”in ana kalemlerini, veriyor. Bu yaklaşıma göre gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH), özel tüketim, devlet tüketimi (cari devlet harcamaları), yatırım ve ihracat kalemleri toplamından ithalat çıkarılarak hesaplanır. Dış ticaretle ilgili öğeler, hem mal, hem de hizmet ihracat ve ithalatından oluşur.

İlk altı ay içinde milli geliri yukarı çeken ana etken, iç talepte aranmalıdır. Bir yıl öncesine göre özel tüketim yüzde 7 yatırımlar ise yüzde 60 civarında artmıştır. Yatırımlar sabit sermaye birikimiyle stok hareketlerinden oluşur. Kriz aylarında stoklardaki hızlı erimenin (“eksi” değerlerin), yatırımları aşağı çeken etkisi 2010’da son bulmuş buna özel sektör sermaye birikiminde yüzde 28’e yaklaşan yükselme eklenmiştir.

Bazı iddiaların aksine, kamu harcamalarının iç talebi pompalayıcı katkısı çok sınırlı kalmıştır. Devletin cari giderlerine (yukarıdaki tabloda ayrıca göstermediğimiz) yatırımlarını eklerseniz, Ocak-Haziran 2010’da kamu harcamaları yüzde 1 oranında bile artmamıştır. Mart 2009 seçimlerini geçiştirdikten sonra, AKP hükümeti IMF’nin Türkiye gibi yüksek dış açıklı ülkelere önerdiği reçeteyi (stand-by’a gitmeden) uygulamış ve maliye politikalarında kemer sıkmaya yönelmiştir. “Mali kural” uygulmasından vazgeçilmesi, seçim konjonktüründe bu reçetenin ihlâl edileceğini gösterektedir.

2010’da mal ve hizmet ithalatındaki artış, ihracat artışını üçe katlamış bu nedenle dış ticaretin milli gelir üzerindeki katkısı, genişletici değil, daraltıcı olmuştur. Daha önce defalarca tartıştık esneklikleri hesapladık: Yüzde 90’ı sanayi ürünlerinden oluşan mal ihracatının ihalata bağımlılığı gideek artmaktadır ve bu nedenle dış talepteki artış, dış ticaret açığını pompalamaktadır. Farklı bir ifadeyle, artan ihracat giderek yükselen oranlarda dış dünyanın katma değerini ve istihdamını beslemektedir.

Ne var ki, bu çarpıklık milli gelir verilerine yansımamaktadır. Zira, çeşitli talep öğelerinin (örneğin ihracatın) ithalata bağımlılık dereceleri, hâlâ 2002’nin girdi-çıktı katsayılarıyla hesaplanmaktadır. Halbuki, ucuzlayan dövizin de katkısıyla bu bağımlılık son sekiz yılda ağırlaşmıştır. Önümüzdeki yıllarda sanayi sektöründeki üretimi katma değere dönüştüren katsayıların düzeltilmesi halinde milli gelir tahminlerinin de aşağı çekilmesi şaşırtıcı olmamaldır.

Tabloda gözlenmektedir ki, 2010’un Ocak-Haziran aylarında yabancı, yerli, kayıt dışı tüm sermaye hareketlerinin toplamı (tablodaki “net dış kaynak”) 26.7 milyar dolar giriş göstermiş önceki altı aya göre sekiz misli artmıştır. Tablonun dışına çıkarak ek bilgiler de sunalım: Kriz konjonktürünün son bulduğu Kasım 2009 ile Temmuz 2010 arasında, yani dokuz ay içinde Türkiye ekonomisine (aynı tanıma göre) 36.4 milyar dolar dış kaynak girmiştir gerçekleşmiştir. Krizin yaşandığı dokuz ayda ise ekonomiye giriş yapan toplam sermaye akımı sadece 4.3 milyar dolardı. Dış kaynaklardaki bu sıçrayış, iç talebi ve 2010’un milli gelirini yukarı çeken ana etken olarak görülmelidir.

Ne var ki, aynı dönemde Türkiye’ye dönük yabancı sermaye akımlarının yüzde 87’si sıcak para özelliği taşımaktadır ve dış borç stoku yeniden tırmanmaya başlamıştır.

Kısacası, 2002-2007 döneminde Türkiye ekonomisinin dış dünyayla bütünleşmesinde gözlenen kırılganlık öğeleri aynen tekrarlanmaktadır. Ancak, olumsuz bir eklentiyle: Finansal krizi tam atlatamamış olan metropol ekonomilerinden kaynaklanan sermaye hareketleri eskisine göre çok daha istikrarsız durumdadır.

Türkiye’yi yönetenlere gelince onların ufukları yerel seçimler, referandum, genel seçimler gibi bir yılı aşamayan takvimlerle sınırlıdır ve yakın geçmişten ciddi bir ders çıkarma çabaları da gözlenmemektedir. Bu nedenle bu zevatın iktisat politikasına ilişkin söylediklerini ciddiye alıp tartışmak “abesle iştigal” olarak kalacaktır.