Eric Hobsbawm’a Göre Dünyanın Hali

07/03/2010 Pazar
Eric Hobsbawm’a Göre Dünyanın Hali

Bugün Eric Hobsbawm’dan söz edeceğim. Yahudi kökenlidir Mısır doğumludur. İlk gençliği Viyana ve Berlin’de geçiyor. Nazilerin iktidara gelmesinden sonra İngiltere’ye göçüyor. Cambridge Üniversitesi’nde okuyor tarih doktorası yapıyor. Londra Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başlıyor. Giderek marksist tarihçiliğin parlak yapıtlarını kaleme alıyor. Devrimlerin, kapitalizmin, emperyalizmin ve sosyalizmin ve bütünüyle sınıf mücadelelerinin yükseliş ve iniş aşamalarını, 1789-1991 yıllarını kapsayan dört ciltte topluyor: Devrim Çağı, Sermaye Çağı, İmparatorluk Çağı, Aşırılıklar Çağı… Bunlar ve diğer yapıtlarının çoğu Türkçeye de çevrilmiştir.

Hobsbawm, sosyalist siyasetin içinde de yer almıştır. 1931’de Alman Komünist Partisi’nin gençlik örgütüne giriyor.1936’da Büyük Britanya Komünist Partisi’ne giriyor ve (galiba) bu parti tarihe karışıncaya kadar da üyeliğini koruyor.

Daha önce bu köşede andığım, görüşlerine yer verdiğim Sweezy, Arrighi gibi, Hobsbawm da yirminci yüzyılın büyük solcu bilgeleri arasında yer alıyor. Olgunluk çağlarının zirvelerinde iken, “defteri kapatmadan önce”, bu insanların dünyaya bugün nasıl baktıklarını bilmemiz kuram ve bilgi birikimlerinden, hayat deneyimlerinden yararlanmamız gerekir. Hobsbawm 93 yaşındadır ama hâlâ çalışmakta, yazmaktadır. Nisan 2009’da Guardian’da Sosyalizm Başarısızlığa Uğradı. Şimdi de Kapitalizm İflas Etti. Sırada Ne Var? başlıklı bir yazısı çıktı. New Left Review dergisinin Ocak-Şubat sayısında da bir söyleşisi yayımlandı. Hobsbawm’ın bunlardaki kimi görüşlerini bugün bu köşenin okurlarıyla paylaşmak, onlara dikkat çekmek istedim.

***
New Left Review soruyor: Aşırılıklar Çağı 1991’de son buluyor… O tarihten sonra dünya tarihinde büyük değişmeler olarak neleri görüyorsunuz?”

Hobsbawm yanıtlıyor: “Beş önemli değişiklik görüyorum. Birincisi, dünyanın ekonomik merkezinin Güney ve Doğu Asya’ya kaymasıdır… İkincisi, kapitalizmin dünya çapındaki krizidir. Biz bunu öngörüyorduk fakat bir hayli gecikerek gerçekleşti. Üçüncüsü, 2001’den sonra ABD’nin dünyanın tek egemen gücü olma çabasının, gürültü-patırtı içinde foslamasıdır. Dördüncüsü, gelişmekte olan ülkelerin -BRIC’lerin- (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin’in) politik bir varlık olarak ortaya çıkmalarıdır. Beşincisi ise, ulus-devletlerin otoritelerinin zayıflamasıdır.”

Hobsbawm, “beşinci önemli değişim” olarak ileri “ulus devletlerin zayıflaması” görüşüne söyleşisinin ilerisinde önemli rezervasyonlar getiriyor. Ben bu öğeyi bir kenera bırakıyorum. İlk üç saptamayı “sıradan” diyerek geçiştirmeyiniz. İlk bakışta çok sıradan görünen olguları, “tarih penceresinden” bakmayı meslek edinmiş bir bilgenin kalıcı önemde algılaması önemlidir. Hobsbawm, üçüncü saptamasına ek olarak,“geleceğin Amerika’ya ait olduğunu sanan dahası, bu hedefe ulaşmak için strateji ve taktikler oluşturduğunu da düşünen neo-con projenin açık-seçik çılgınlığına hâlâ şaşırıyorum” diyor.

Tarihçimiz BRIC’ler bloklaşmasını “önemli bir değişme” olarak görürken, acaba biraz aceleci mi davranmıştır? Evet, BRIC’ler dörtlüsü, Dünya Ticaret Örgütü müzakerelerinde ve G20 toplantılarında aktif, verimli işbirlikler gerçekleştirmişlerdir. Yine de bu dört ülkeyle sınırlı ve siyasi hedefleri de olan bir Güney bloklaşması, bugün için çok etkili değildir. Hindistan’ı ABD yörüngesine çeken etkili baskılar vardır. Lula-sonrası Brezilyası’nın “seyir defteri” belirsizdir. Hobsbawm’ın BRIC’ler referansını Latin Amerika’daki ve “Şanghay İşbirliği” çerçevesindeki gruplaşmalarla genişletmesi daha ikna edici olacaktı. Bu “genişletme” yapılsa dahi, dünya ekonomisinin çevresinde yer alan ülkeler, 1970’li yılların ortalarında bağlantısızlar-77’ler gruplarının gerçekleştirdikleri ortak eylem düzeyine bugün için ulaşmış değildirler.

Hobsbawm’ın “insan hakları emperyalizmi” diye adlandırdığı siyasetlere ilke olarak karşı çıktığını bu arada ekleyeyim.

***
Soruluyor: “Dünyada olumlu, ilerici tasarımların hâlâ canlı olduğu veya canlanabileceği yerler var mıdır?”

“Latin Amerika’da politika …söylemi hâlâ aydınlanmanın eski (liberal, sosyalist, komünist) terimleriyle sürdürülüyor. Buralarda sosyalist gibi konuşan, gerçekten sosyalist olan askerlerle karşılaşırsınız… Latin Amerika’da etnik ve dile dayalı milliyetçiliklerin ve dinî ayrılıkların olmaması, eski söylemin südürülmesini kolaylaştırmıştır.”

“Hindistan’da Nehru-türü laik geleneğin kurumsal gücü, ilerici tasarımların canlanmasına imkân verebilir… [Bu olanağın] komünistlerin bugün veya geçmişte kitle desteğine sahip olduğu Bengal, Kerala gibi yörelerde, Naksal hareketinde veya Nepal Mao’culuğunda daha güçlü olduğu söylenebilir.”

Hem Latin Amerika’da, hem de Hindistan’da var olan ilerici potansiyelin, laik-aydınlanmacı geleneğe bağlanması kanımca önemlidir doğrudur. “Solun gelişmesinin ön-koşulu, aydınlanma geleneğinin canlı kalması laikliğin halk sınıflarında yerleşmesidir” önermesini Hobsbawm’a mal etsek, itiraz edeceğini sanmıyorum.

“Avrupa’da ise, eski işçi, sosyalist, komünist hareketlerin mirası bir hayli güçlüdür. Engels zamanında kurulan partiler, Avrupa’nın her yerinde potansiyel iktidar veya ana muhalefet partileri olarak varlıklarını koruyorlar. Balkanlarda, hatta yer yer Rusya’da komünizm mirasının öngörülemeyecek biçimde canlanabilmesine ihtimal veriyorum. Çin’de ne olur bilemem. Ancak, [yöneticilerin] değişime uğramış Mao’cu veya Marksist terimlerle düşünmedikleri şüphesizdir.”

Bu söyleşiden birkaç ay önce Guardian’daki yazısında Hobsbawm yukarıdaki soruyu Batı toplumları çerçevesinde ele almış kötümser sonuçlara ulaşmıştı. Bu kötümserliği yeni değildir. İşçi sınıfının devrimci-dönüştürücü rolünün, Batı toplumlarında meydana gelen toplumsal değişimler sonunda tarihe karışmış olduğunu 1978’ten beri ileri sürüyordu ve o tarihlerde parti arkadaşlarının bazılarınca da şiddetle eleştiriliyordu.

Geleneksel işçi sınıfının tek başına dönüştürücü rolü Batı toplumları için tarihe karışmış olabilir ama, Hobsbawm’a göre, “sola daha çok açık olan eğitimli orta sınıflar ve aydınlar ile yoksul ve eğitimsiz kitle arasında ilerici bir koalisyon siyaseti mümkündür. Bu eskisinden güçtür ama, nesnel olarak [çıkarları] aynı yerde olan insanlar arasında siyasî eşgüdüm[niçin aranmasın?]” Ünlü tarihçinin Batı toplumları için ifade ettiği bu olası sol perspektifi birkaç küçük değişiklikle Türkiye’ye uyarlamaya kalkışınız. Çok mu aykırı gelecektir?