Batı’dan Kriz Manzaraları

07/06/2009 Pazar
Batı’dan Kriz Manzaraları

Uluslararası finansal krizin Batı ekonomilerindeki "renkli" aşaması geride kaldı. Dev bankaların iflasları, borsa çöküntüleri, astronomik kurtarma paketleri, sınırsız likidite pompalamaları ile ilgili dramatik haberlerle bundan sonra çok fazla karşılaşmayacağız.

Geride ne kaldı? "Dört başı mamur" bir ekonomik bunalım... Artık, emeğiyle yaşayan sıradan Batılının "geçim sıkıntısı, varlık içinde yoksulluk" hikâyeleri ön plandadır ama, sıradan olgular olarak medyanın ilgisini çekmemektedir: Üretimdeki düşmeye bağlı olarak artan işsizlik, ödenemeyen kredi kartı borçları, konutlarından çıkarılan ipotek borçluları, borsaya bağlanmış emekli aylıklarındaki düşme, çocukların kolej masrafları için yapılan birikimlerin erimesi, Amerika'da "çorba mutfağı" ("soup kitchen") diye anılan (bizim iftar çadırlarını andıran biçimlerde dağıtılan) yemek yardımlarındaki hızlı artış gibi öğelerden oluşan "insan manzaraları"...

Elbette bu "manzaralar", Türkiye'deki ekonomik bunalımın yol açtığı insanlık trajedileri yanında hafif kalır. Ancak, yoksulluk, görelidir. Bu nedenle, Amerika örneğini alırsak, bunalımın yol açtığı şiddet ve intihar olaylarının, bizim gazetelerin üçüncü sayfalarına yansıyan felâket haberlerine fark atacak boyutlara çıktığı anlaşılıyor. (Örnek olarak TomDispatch.com adresli web sitesinde Nick Turse tarafından "Tough Times / Güç Zamanlar" başlıklı dizi yazılar gösterilebilir.)

***

Bir de, toplumsal kutuplaşmanın diğer ucunda yer alanlar var. Batı ekonomilerini krize sürükleyen dev bankalardan birinde çalışmış olan bir finans uzmanı (Philipp Meyer), kriz öncesi hayat tarzlarından bazı kesitleri şöyle aktarıyor (The Independent, 27 Nisan 2009):

"Finansal piyasalar, özünde hepimizin bencil, ben-merkezci yaratıklar, kısacası pislik olduğumuz sevgi, şeref gibi insanî duyguların aslında var olmadığı ilkesine dayanır. En kolay şey, sistemle bütünleşmek başka türlü bir hayatın var olmadığına kendimizi ikna etmekti. Müşterilerimizi yemeğe götürünce, faturayı banka öderdi. İlk kez on bin dolarlık bir yemek faturası görünce şaşırmıştım fakat kolay alıştım. İşin özü, kendimiz için çılgınca tüketim, başka herkes için kemer sıkmaya dayanıyordu. Benim işim zenginlerin ve büyük şirketlerin vergiden kaçabilmeleri için türev kâğıtlar oluşturup, bunların gelirlerini offshore holdinglere aktarmaktı. Şirket finansmanı bölümlerinde çalışanlar ise yüzlerce işçiye yol veren fabrikaları kapatan anlaşmaları yaparlar bunların sonunda ana şirketin borsadaki hisse senetlerinin değeri artardı. Finansal piyasaları yürüten insanları, milyonlarca dolarlık primlerle besleyip, kimsenin hayal edemeyeceği kadar zenginleştirin bir de yol açtıkları yıkımı haklı gösterecek felsefi bir rasyonel oluşturun bunlar tüm dünyayı rahatça uçuruma sürükleyebilirler."

Ve sürüklemişlerdir. Amerika'daki finansal krizin patlak verdiği ipotekli konut piyasasından, banka/şirket kurtarma operasyonlarına kadar uzanan tüm halkalar mercek altına alındığında ortaya çıkan yolsuzluk, ahlâksızlık, sahtekârlık örnekleri saymakla bitmiyor. Bu çarpıklıklar, bankacı Meyer'in anlatımında ortaya çıkan "insan malzemesi"nin bozukluğu olmasaydı, gerçekleşemezdi.

Son çeyrek yüzyıl boyunca, Batı kapitalizminin en çok kuralsızlaştırılan denetleme, sınırlama öğelerinden en çok arındırılan alanı finansal sistem olmuştur. Böylece "zincirlerinden kurtulan" finans kapital, kazanç hırsını, hiçbir sınır tanımadan kovalamaya başlamıştır. Bir yandan, her türlü ahlâkî iç-denetimden ve toplumsal sorumluluktan yoksun bir kâr/kazanç arayışı öte yandan da, denetimsizleştikçe piyasa anarşisinin yıkıcı özellikleri sisteme egemen olmuştur. Ve bunlar, aslında, kapitalizmin de çıplak özünü ortaya koymuştur.

***

Suçluların telaşı içindeki çevrelerde, "toplumsal patlama, yeniden sınıf kavgaları" fobileri birdendire yaygınlaşıyor. Wallerstein'in aktardığına göre, soğuk savaş yıllarında ABD'nin komünizmle mücadele politikalarının baş mimarlarından olan Brzezinski, bir TV programında sormuş: "Milyonlarca işsiz bunalım içinde debelenirken, benzeri görünmemiş servet transferlerinden yararlanmış olan paralı sınıflar nerededir niçin hiçbir şey yapmıyorlar?" Ve eklemiş: "Sınıflar-arası çatışmalar artacak kalkışmalar patlak verecektir."

Brzezinski'nin endişelerini başka bir doğrultuda körükleyebilecek bir bulgu ABD'de Rasmussen Raporları adlı kuruluşun telefonla yaptığı bir anket ortaya koymuş. "Sosyalizm mi, kapitalizm mi? Hangisi iyidir?" Anket, sadece bu sorudan oluşuyor. Yanıtlayan Amerikalıların yüzde 27'si kararsız kalmış yüzde 53'ü kapitalizmi, yüzde 20'si ise sosyalizmi yeğlemiş. 30 yaşın altındaki gençlerde ise, tercihler neredeyse başabaşmış: Kararsızlar yüzde 30, kapitalizmi ve sosyalizmi yeğleyenler ise (aynı sırayla) yüzde 37 ve yüzde 33 oranlarında çıkmış.

Sosyalist partilerin fiilen "namevcut" olduğu ABD'de ortaya çıkan bu "kendiliğinden" sonuçlar ne ifade ediyor? Bence, sistem karşıtı bir muhalefetin nesnel koşullarının Batı'nın en tutucu toplumu olan ABD'de dahi oluşmakta olduğunu gösteriyor. Ancak, siyaset ve ideoloji alanlarında sermaye hegemonyasını sarsacak gelişmeler Batı'da henüz filizlenmemektedir.