Türkiye solunun Kurtuluş Savaşı sorunu

31/08/2010 Salı
Türkiye solunun Kurtuluş Savaşı sorunu

Kurtuluş Savaşı'nın tarihimizin değerli bir kesiti olduğunu söylüyoruz. Mevcut sınıfsal dengeler, uluslararası koşullar ve kutuplaşmalar hesaba katıldığında Kurtuluş Savaşı'nı değersizleştirmek, onu hafife almak ya da onun şu ya da bu devrimci kriterle bakıldığında tarihe negatif bir etkide bulunduğunu ileri sürmek Marksist bir tutum olmaz.

Öte yandan Kurtuluş Savaşı'nın yönetici kadrolarının sınıfsal karakterine karartma uygulayarak, onların burjuvaziyi temsil ettiği gerçeğini gizlemek, bu kadroların devrimle karşı-devrim arasındaki salınımlarında onlara devrim cephesinde durmak konusunda uluslararası koşulların fazlasıyla yardımcı olduğunu kabul etmemek, Kemalizmin yüzünü sola, sosyalizme döndüğünü ama ülkenin geri yapısının buna izin vermediğini iddia etmek de Marksistlerin işi olamaz.

Elde Kurtuluş Savaşı'na ilişkin, her iki saplantılı yaklaşımı etkisizleştirecek bilgi, veri var. Marksizmin çözümleme gücünün Kurtuluş Savaşı'nın karmaşasına işlemeyeceğini söylemek, Türkiye tarihinin özgünlüğünü abartıp sosyalist teoriyi fazlasıyla hafife almak olur.

Solun Kurtuluş Savaşı'na ilişkin arızalarının kaynağında bilgisizlik olduğunu düşünmemek gerekir. Bilgi de, bilgisizlik de belli bir ideolojik doğrultuya hizmette kullanılabilir günümüzde hiçbir ideoloji salt bilimden hareket edemez, bunun tersi de geçerlidir.

Bugün sol adına AKP'ya açık ya da örtülü bir destek neden veriliyorsa, Kurtuluş Savaşı'nın tarihsel değeri de o nedenle reddediliyor bugün sol adına CHP'nin yörüngesi dışına çıkılmaması neden vaaz ediliyorsa, Kurtuluş Savaşı'nın sınıf karakteri o nedenle bir kenara konuyor, onun Türkiye devrimi için gerekli bütün ideolojik kaynakları barındırdığı aynı nedenle ileri sürülüyor.

Her iki durumda da sosyalizmsiz bir solculuk ya da devrimcilikle karşı karşıyayız.

Türkiye burjuva devrimine sırtını dönmek, onu Türkiye'nin bugününe bakarak yargılamaya kalkmak, Türkiye'de sosyalist seçeneğe yer olmadığını ileri sürmek demektir. Burjuva devriminin 1908 uğrağında, işçi sınıfı ilk ciddi çıkışlarını gerçekleştirmiş, gerici ideolojilerle hesaplaşmada ilk kez bu kadar radikal bir tutum geliştirilmiş, mutlakiyetçi yapı daha öncekilerden çok daha köklü bir sarsıntı geçirmiş, ekonomik gelişmenin önünü tıkayan toplumsal etmenlerde önemli delikler açılmıştır. Jöntürkler ve İttihat Terakki geleneği olmasaydı, bu dönüşümler olmayacak, en azından gecikecekti.

"Olsun, onlar olmasaydı, işçi sınıfı serpilip gelişecek, komünistler gerçek devrimci dönüşümlere imza atacaktı" masalı, sosyalizme ilişkin mutlak bir inançsızlık ve bu inançsızlığı laf ebeliğiyle kapatmak anlamına gelir.

Burjuva devrimcilerinin 1908'de de, Kurtuluş Savaşı döneminde de hem tarihinin akışını hızlandırıp nesnel koşullarda köklü altüst oluşlara neden olarak önünü açtıkları, hem de çeşitli nedenlerle örtülü bir müttefiklik ilişkisi kurdukları işçi sınıfı hareketini, onun ideolojik-siyasal temsilcisi olan sosyalistleri, komünistleri sürekli kontrol altında tutmaya çalışıp, zaman zaman ağır darbeler vurma ihtiyacını hissetmelerine gelince…

Bu durum, her şeyden önce, burjuva devrim sürecinin Anadolu toprağını nasıl havalandırdığını, ne tür sınıfsal, ideolojik dinamikleri tetiklediğini gösterir.

İşçi sınıfının, solun baskılanmasınaysa tek başına "sınıf kini" ile bakamayız. Açık söylemek gerekirse, Kurtuluş Savaşı denince aklına Mustafa Suphilerin katlinden başka bir şey gelmeyenlerin çok kararlı ve ilkeli olmak bir yana komünist bile olabileceklerini düşünmüyorum. Bu yaklaşımla bütün uyarılara karşın Anadolu'daki mücadeleye katılmaya çalışırken katledilen Mustafa Suphi'yi "aldatılmış bir saf" olarak tarihe havale edersiniz.

Şuna bakılmalıdır: Burjuvazinin işçi sınıfına, devrimcilere karşı tutumu, tarihsel anlamda oynadığı devrimci rolü -ki bu rol eşyanın doğası gereği geçicidir, ortadan kaldırmış mıdır?

Bu rol yalnızca Türkiye'ye bakarak kavranamaz, bölgeye, dünyaya, bütüne bakmak gerekir, devrimin bütünsel çıkarlarına bakmak gerekir.

Kurtuluş Savaşı, devrimci bir dönemin kapanışında bölgemizde devrimin kazanımlarının tutunmasına yardımcı olmuş, ülkede burjuva devriminin esas itibariyle tamamlanmasını sağlamıştır. İlerici bir rolden söz ediyoruz.

Bugün sosyalizm mücadelesi, bu dönemle ilişkilenmek durumundadır. Bu ilişki negatif bir ilişki olamaz. Daha önce de yazdım, emperyalist-tekelci Fransa ile hesaplaşmanın yolu, 1789 Fransız Devrimi ile hesaplaşmaktan geçmez!

Evet, ilişkilenmek durumundayız. Bu kez ilişkiyi, bir kez daha Kurtuluş Savaşı'nın "ulusun bütünü adına" hareket ettiği ideolojik çerçevenin içinde kurmamız gerektiği söyleniyor. Sosyalizmsiz solculuğun bir biçimi de bu.

Kapitalizm gelişmiş, burjuvazi tarihsel anlamda tamamen gericileşmiş, sermaye düzeninin insanlığa katabileceği bir şey kalmamış, Kemalizm "devrimci" bir dönemin ardından otoritesini sömürücü ve işbirlikçi bir yönetici sınıf adına kullanmış, sınıf mücadeleleri gelişkin biçimler almış, bunların bir önemi yok. "Yaşa Mustafa Kemal Paşa" de, gerisi kolay!

Biz ise daha farklı bir şey deniyoruz. Bakın diyoruz, 1920'lerde ilerici, devrimci bir değer var… O döneme damga vuran burjuva sınıfı, bugün her şeyiyle çürüdü ve kendi tarihini de yok etme noktasına geldi. Biz burjuvaziden, burjuva diktatörlüğünden işçilere emekçilere cehennem azabı yaşattığı, geleceğimizi kararttığı, insanlığın tüm kazanımlarını ortadan kaldırmakta olduğu için nefret ediyoruz bu nedenle sömürücü sınıf olarak onu alaşağı edeceğiz. Bunu yaparken bu topraklardaki her tür ileriye doğru atılımı sahiplenecek ve yeniden üreteceğiz. Siz bunu önemsiyorsanız, komünistlerin bu köhne bir düzeni yıkma mücadelesine dostça bakacaksınız.

Sosyalizmsiz solculuk her iki durumda da kapitalizm dalkavukluğudur.

Kurtuluş Savaşı'na ilişkin saplantılar bilgisizlikten değil kapitalizme dönük dirençsizlikten kaynaklanır.

Tarihine baktığında sadece tiksinti duyandan da solcu olmaz, sosyalizmin bu topraklar için henüz "fazla" olduğunu düşünüp geride kalmış burjuva devrimlerine sığınanlardan da...