Sokak...

03/03/2014 Pazartesi
Sokak...

Batıda parlamenter demokrasiler, tarihin donduğu ana denk gelirler “istikrar” her zaman, zengin sınıfların keyiflerinin gıcır olma halidir. Ama kural olamazlar. Büyük altüst oluşlar, sokakta gerçekleşmiştir, parlamentoya yansıyan dengeler de sokakta değişmiştir.

İleriye ya da geriye doğru…

1920’ler örneğin, sokağın borusunun öttüğü yıllardır. İddiası olan siyasi-ideolojik hareketler sokağı tutmak için uğraşmış, sokakta kaybeden uzun süre iflah olmamıştır.

İtalya’da faşizm 1922’de iktidara gelmiştir. Almanya’da Hitler’i yönetime 1920’lerdeki sokak hesaplaşması taşımıştır. Komünistler de, aynı dönemde, asli olarak “yüksek siyaset”te değil, sokakta kaybetmiştir. Bu anlamda faşizm, 19. yüzyılda sokak tekelini ilan eden işçi sınıfına, sermaye sınıfının radikal yanıtı olarak görülebilir.

Sonrası, sokağı bastırmak ve sokağı önemsizleştirmek için hakim sınıfların çabasıyla geçmiştir. Sokağı bastırmak ve önemsizleştirmek için havuçla sopa gerekir. Ancak yetmez. Sokağı tek başına havuçla yatıştırmak, kapitalizmin doğasına aykırı. O kadar havuç yok! Sokağı sopayla terbiyenin de sınırı var, çünkü sokak, bir noktadan sonra sopayla yola gelmez, hatta sopa sokağı azdırır.

Sokağı dejenere etmek, anlamsızlaştırmak da gerekir örneğin. Akılsızlık, içeriksizlik, hedefsizlik, etkili bir yoldur. En liberal akımların en “radikal” ifade biçimleriyle sokağı sıradanlaştırmaları tam da buna hizmet eder. Sıradanlaşan sokak, düzen güçlerinin düzeni sağlamasına yardımcı olur, işçi sınıfının siyasallaşmış kesimleriyle kararsız unsurları birbirinden ayrışır, orta sınıfların küçük bir kesimi dışındakiler tamamen “huzur”lu evlerine çekilir.

Sokak belirleyicidir. Bu nedenle sokağın dejenerasyonuna karşı dikkatli olunmalıdır.

Ukrayna’da, en azından başkent Kiev’de sokağın liberal-faşist karması gerici bir güruh tarafından tutulması üzerine de düşünülmelidir. Bu kadar istikrarsızlaşan ve ideolojik duyarlılıkların yüksek olduğu bir ülkede solun, adını da koyalım, komünistlerin sokağı bu denli terk etmiş olması gerçekten ilginçtir. Hatırlatalım, komünizm Slav coğrafyasında toplumsal bir gerçekliktir, dolayısıyla konu “örgütsel tercihlere” sıkıştırılamaz.

Sol, 1991 karşıdevrimi öncesinde başlayan “düzen” tutkusundan hâlâ kurtulamamıştır, sorun biraz da buradadır. Buna bizzat tanık oldum, Sovyetler Birliği’nin son anlarında “dürüst komünistler” hâlâ evsahibi, düzen sahibi olarak görmekteydi kendilerini. Sokakta ise Amerikancılar, milliyetçiler, karşıdevrimci faşolar cirit atıyordu. Sokağa çıksaydı sosyalizmden yana güçler, en umutsuz anlarında bile tükürükle boğarlardı Yeltsincileri…

Aynı zihniyet sürüyor. Yalnızca 1993’te bir kez Moskova’da sokağa oynadılar, oynamak zorunda kaldılar ve neredeyse düşüyordu Amerikancı iktidar. Sonra… “Kapitalist de olsa bizden” diye düşünmeye başladı sahipsiz kitleler. Sisteme buradan bağlandılar. “Huzur ve düzen” arayışı, Putin’in Slav dünyasının zaaflarını istismar eden uyanıklığıyla birleşince ortaya genişlemiş Rus milliyetçiliği çıktı.

Şimdi muhtemelen Kızıl Ordu’dan ayrıştırmakta güçlük çektikleri Rus ordusunun batıcı Ukraynalıları dize getirmesini ummaktalar. Sokağı terk etmenin bedelidir bu, beyaz atlı prensi beklemek.

Bana göre, Putin Rusyası, ABD ve Avrupalı emperyalistlerle çekişmesinde hak etmediği bir itibara kavuşmuştur. Nasıl bundan 20 yıl önce Avrupa Birliği demokrasi-özgürlük adına prestijli bir odak haline gelmişse, Rusya da yerkürenin değişik noktalarında kendini emperyalizme karşı “çaresiz” hisseden kesimlerin beyaz atlı prensine dönüşmektedir.

ABD emperyalizmi ile Rusya Federasyonu’nu aynı çuvala koyacak kadar salak değilim. Ama Putin Rusyası’nın elde ettiği prestijin yoksul milyonlara büyük maliyeti olacağını söylemek zorundayım.

Sol kendi gücüne güvenmeli. En başta sokağı tutmalı. Radikallik gösterileri yapmadan ama kendini sakınmadan…

Mussolini, uzun süre Sosyalist Parti’nin yöneticilerindendi, Gramsci’nin yoldaşıydı. Kopup faşistleşmesi, Birinci Dünya Savaşı’nda İtalya’nın savaş dışı kalmasına bir noktadan sonra karşı çıkmasına bağlanır. Doğru ama eksiktir. Mussolini, Sosyalist Parti’yi sokağın gerisinde kalmakla da eleştirmiştir.

Sol, sadece sokakta kazanamaz. Sokağın nabzını tutmak ise, solun “büyük siyaset”teki en önemli silahıdır. Dediğim gibi sokağı dejenere etmeyi, sokağı amaçsız radikalizmle boğmayı düzen güçleri bu nedenle ister. Öte yandan, sokaksız bir sol için ancak şu söylenebilir: Solda sıfır!