Seçim çalışması

30/04/2015 Perşembe
Seçim çalışması

Kahvenin sahibi tanıştırıyor, "komünist partidendir" diyerek. Dört öğretmen; üçü emekli. Başlıyoruz sohbete...

Seçim vaadiniz nedir diye soruyor birisi. Yok diyorum, bizim seçim vaadimiz yok. Nasıl olur ama diye şaşırıyor beriki, öyle ya, herkes bir şeyler vaat etmekte, kimi emekli maaşlarından kimi asgari ücretten dem vurmakta...

Yok diyorum, bizde seçim vaadi yok!

"E tabi barajı geçemeyeceksiniz nasılsa" diyor biri. Doğrudur, geçemeyeceğiz barajı.

Üçüncüsü söze karışıyor: "Olsun ama siz de güncel bazı şeyler söyleseniz ya, başka partiler de iktidar olamayacakları açık olsa bile, şunu yapacağız, bunu yapacağız diyebiliyor". İyi niyetten öneriyor da, sonuç kötü; kervana katılmamızı, deyim yerindeyse düzen partilerinin arasına kaynak yapmamızı istiyor.

Ne diyelim mesela diye soruyorum. Asgari ücreti ne kadar yapmamız uygun düşer, adaletli bir vergi sistemi kuracağız demek yeterli midir, gelir dağılımındaki dengesizlikleri ortadan kaldıracağız seçmene hitap eder mi... Tatmin olmuyor. "Böyle değil, başka bir şey lazım" diyor.

Çok güzel.

Başka bir şey lazım.

Seçim vaadi değil, bu ülkeyi yeniden kurmak lazım. İlber Hoca'nın diline doladığı ve "bok attığı" türden değil ama. Gerçekten yeni, ileriye yönelen bir ülke.

İnsanları kandırmadan, geçici-kısmi ve çoğu kez boşa çıkıp lafta kalan "çözüm"leri allayıp pullamadan demek gerekiyor ki, bize yeni bir ülke, yeni bir dünya lazım.

"Ben de istiyorum ama halk somut bir şeyler duymak ister."

Çok somut, tahmin edemeyeceğiniz kadar somut konuşuyoruz diyorum.

"Nasıl yani?"

Şöyle...

İmam Hatipleri tamamen kapatacağız. Bunu başkası diyebilir mi?

"Sanmıyorum".

Okullarda dinler tarihi diye bir ders olacak, zorunlu din eğitimi ise kesinlikle olmayacak, kimse kimsenin inancına, ibadetine karışmayacak, dinsel referanslarla siyaset yapan dokuz köyden kovulacak.

"İyiymiş..."

NATO'dan çıkılacak, yabancı üsler kapatılacak, Avrupa Birliği'ne üyelik başvurusu geri çekilecek.

Bu kez itiraz ediyor. "Ama bu çok zor, dünyayı başımıza yıkarlar".

Neden, insanlık NATO'yla mu doğdu, diye yükleniyorum. Bunu yapamayan, işçinin, emeklinin yaşamını da iyileştiremez diye kestirip atıyorum.

"Ne alakası var" diyor o ana kadar hiç konuşmayan. Yoksullaştırılmış eğitim emekçilerinden ama kendini bu düzenin sahibi olarak hissediyor herhalde, nasıl bir kibir, küçümseme anlatamam. NATO askeri bir örgütmüş...

Ağır kaçıyor ama "NATO sen ve senin gibiler ömür boyu sürünesiniz diye var" diyerek susturuyorum. İşe yarıyor.

"Bunların yeterli olacağını sanmıyorum" diyor iyi niyetli olan. 

Ne için yeterli?

Seçmeni kandırmak içinse, amacımız o değil, yanıtını veriyorum. Yeni bir ülke içinse bunlar elbette yetmez, el konmalı diyorum.

"Neye el konmalı?"

Hırsızların mallarına...

"Ama hırsızlık zaten suç, bunda yeni bir şey yok" itirazını yapıyor safça. "Yasalar uygulanacak, cezalar artacak mı diyorsunuz"...

Yok hırsızlığın tanımını değiştireceğiz, karşılığını veriyorum.

Bu kez hepsinin ilgisini çekiyor. Kibirli olan benim yakamı bırakıyor, 70 küsur apartman dairesi olduğunu iddia ettiği ev sahibine verip veriştiriyor. 

Fabrikaları, madenleri, deniz kıyılarını, ormanları tekeline alan, insanların hastalığından ya da hastalık korkusundan kasalarını dolduran patronların hırsızlığından ve yeni bir ülke için bütün bunların toplumun, halkın malı haline getirileceğinden söz ediyorum.

En güzeli, "bu kadar parayı nereden bulacaksınız" demesi oluyor kibirlinin. Satın alınacağını, kamulaştırma bedeli ödeneceğini düşünüyor besbelli. "Yok" diyorum, şimdiye kadar yediklerine saysınlar, el konacak, karşılıksız.

Kibir filan kalmıyor, açık ediyor keyiflendiğini...

İyi niyetli olan ise "buna izin vermezler, mümkün değil" diye kaygısını paylaşıyor.

İzin isteneceğini sanmıyorum, onlar halkı soyup soğana çevirirken izin mi istediler? 

Kafalarına yatıyor belli ki, adil olduğunu düşünüyorlar bu radikal adımın.

Ve bu noktada doğal olan soru devreye giriyor: Peki bunları nasıl yapacaksınız?

Biz yapmayacağız, yapamayız da... Birlikte yapabiliriz ancak, bizim seçim vaadimiz de bu.

"E ama böyle oy alamazsınız".

"Ben vereceğim" diyor kibirli. Hırsızlara tepeden bakılabileceğine ikna olmuştu anlaşılan.