Komşuda pişer kime düşer?

27/01/2015 Salı
Komşuda pişer kime düşer?

Söylenmesi gerekenin fazlası söylendi, Syriza’ya dair. Ancak bitmez, çünkü tartışılan aslında Türkiye, tartışanların önemli bölümüyse engelle karşılaştıkça yön değiştiren oyuncaklar gibi hareket edenlerdir. Devrim mücadelesi “iğne deliğinden geçmek” gibidir oysa…

Dar örgüt olmadı popülizm yapalım, sokak olmadı parlamentoya yaslanalım, bir oraya bir buraya gidelim, nasılsa bir gedik bulur, yürür geçeriz!

19. yüzyıldan bu yana sosyalizm içi akımları belli bir koordinata üç aşağı beş yukarı yerleştirmek mümkündü, şimdi ise “tüketim” alışkanlıkları belirliyor siyaseti; siyasetçisi, aydını aynı anda her şey olmak istiyor. Türedi teorisyenler aynı anda “en devrimci”, “en reformist”, “en Kürtçü”, “en ulusalcı”, “en yenilikçi”, “en ortodoks” olabileceklerini çoktan kanıtladı.

Bu tablo için umutsuzluk dendi, bir açıdan doğru olsa da daha çok örgütlü mücadeleye inançsızlık olarak görülmeli. Çünkü bir yandan da sürekli umut üretiyorlar.

Dikkat edilmelidir, önemsenmelidir, anlamlı bulunmalıdır uyarılarıyla içeride-dışarıda olumlu, sevinilesi gelişmelere işaret etmekteler.

Geçmişten ders çıkarmak bu değildi elbette, anlaşıldığı kadarıyla geçmişten ve bugünden kurtulmak istiyorlardı, nasıl diyorlar, “bize yeni bir şey lâzım”…

İşte orada!

Ben tarafım, aynı anda hem KKE’nin (Yunanistan Komünist Partisi) yoldaşlığı hem Syriza goygoyculuğu fazla gelir; bunlar dost örgüt filan değil, ayrı dünyaları savunmaktalar.

Biri için başarılı deniyor, diğeri için başarısız. Kriterlerimiz ne? Ne zamandan beri devrimciler kelle sayıyor? Ne zamandan beri sandığa bakar olduk? Syriza hangi bağlamda başarılı olmuş?

Hatırı sayılır bir sermaye bölmesinin sevinç çığlığı atması mı başarıdır? Borsa kıpırdanması dışında, “her şeyin eskisi gibi durması”, güle oynaya iktidarın alınması mıdır başarı?

Başarı var. Syriza hemen bütün düzen partileri gibi sokakta-fabrikada-okuldaki örgütlülüğünün çok üstünde oy aldı.

Yeterli olmalı.

Devrimci mücadelede her durumda tersi geçerlidir. 1800’lerin sonlarından, Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin yükselişinden beri, sistem işçi sınıfı partileri aleyhine işler; en başta da sandık. Bir kural olarak ilişki hep tersinden kurulur, seçim devrimci partilere yaramaz.

Seçim mekanizmasındaki adaletsizlik, hile ve baskılar, paranın gücü önemli elbette. Ama daha köklü mesele, seçimin toplumun dinamik kesimleri ile itaatkar ve durgun kesimlerini eşitlemesidir. Özel tarihsel dönemlerde bu kural önemsizleşebilir ancak herkesin Yunanistan uzmanı kesildiği bir anda, bu ülkeyi az buçuk bilen biri olarak şunu söylemek durumundayım: Syriza, sokağın ve işçi sınıfının nabzını geçmişte PASOK’un tuttuğundan daha fazla ele geçirmiş değil.

Türkiye’de de yaşandı, yaşanacak da, popülerliği hareketin çapının üstünde medya starlarını kahramanlaştırıp, belli aralıklarla gaz almak etkili bir yönetme tekniği. Kahramanı bağlamak için ise fazla şey gerekmiyor.

Emek hırsızlığı, köşe dönücülük, bir koyup on alma…

Solu da etkileyecek elbette. Kısa yoldan başarıya ulaşma sevdası, çok sağlam bir zemine basmıyorsan, maymun edilmekle sonlanır, bu bir fizik yasadır.

İnsanlık kapitalizmden böyle bir görgüsüzlükle kurtulmayacak.

Doğru, acelemiz var. Lakin zaman daralması bildiklerimizi unutmamıza vesile olmayacak herhalde. 

“Ne biliyorsunuz ki, bir muhtarınız bile yok bu ülkede” demeye getirmiş birisi.

Bir muhtarımız bile yok!

Muhtarlık da önemliydi eskiden, demek ki kesmiyor, çıta yükselmiş. Kimi aydın oldu, kimi yazar, kimi başkan; ama ille de vekil belki de başbakan.

Bu mudur?

Biraz da budur. Tutan yok buyrun…

Ya biz?

E, seçime girmedik mi, 500 bin boyun eğmeyen aramadık mı, bazı milletvekilleriyle yakın ilişki kurmadık mı?

Abece’den başlamak pahasına, bunları tek tek anlatacağız.