Koç’un arabasına binmeyin demedik mi size!

24/10/2016 Pazartesi
Koç’un arabasına binmeyin demedik mi size!

Patronlarımız cesur olmaya karar verdi nihayet! 

Yoğurdu hep üfleyerek yiyen, aşırı ihtiyatlı, açılımlarını sessiz sedasız gerçekleştiren, risk almayan, “aman ortalık karışmasın”cı, sinsi ve aşırı hesapçı geleneksel sermayemiz fikir değiştirmişe benziyor. Bir gün Koç, diğer bir gün Sabancı ailesinden bir kişi Erdoğan’ın birçok açıdan tutarsız ve temelsiz dış politikasının arkasında duran açıklamalar yapmakta. “Türkiye hesaba katılması gereken bir ülkedir” ilk söyledikleridir, “birlik olmalıyız” hemen bunun ardından gelir, üçüncüsü pek memnun oldukları hükümete küçük bir uyarıdır: İçeride kurbağayı ürkütecek hareketlerden kaçınmak gerek.

Kurbağa toplumun laik duyarlılığı olan kesimleridir. Dedikleri, “laikliği yerle bir ettiniz, ama işin bokunu çıkararak milleti uyandırıp rahatımızı kaçırmayın”dır.

Peki Türkiye’nin önde gelen patronları neden fikir değiştirdi? Bu sorunun yanıtı çok ama çok önemli.

Erdoğan’ın emekçi halkı kandıran ve de gerektiğinde sindiren piyasacı politikalarından hep memnunlardı ama üç konu canlarını sıkıyordu:

Birincisi Erdoğan’ın dış politika zorlamaları büyük riskler barındırıyor, yüksek beklentilerle kalkışılan bazı hamleler eldekinin de kaybedilmesine neden oluyordu. İkincisi Erdoğan toplumda bir nefret objesine dönüşmüştü, gerilim kaynağıydı. Üçüncüsü Erdoğan sermaye sınıfının iç dengelerine fazla karışıyor, ekonomiyi tek başına düzenlemeye çalışıyordu.

Öyle dönemler geldi, Türkiye’nin en büyük tekelleri, yine korkak ve sinsi yöntemlerle Erdoğan’ın ipini çekmek için türlü işlere kalkıştı. ABD’ye şikayet ettiler, kulis-lobi faaliyeti yürüttüler, cemaate “yürü arkandayız” dediler.  Ancak hiç dikkati elden bırakmadılar, AKP’nin talan-rant-keyfilik-kural tanımazlık üzerine kurulu ekonomi politikalarının keyfini çıkarırken, bu politikaların kalıcı olması gerektiğini her fırsatta dile getirdiler.

İşin gerçeği, Erdoğansız AKP formülü hem onları hem de ABD ve İngiltere’deki egemen çevreleri tatmin edecekti, buna yatırım yaptılar.

Ancak Erdoğan ölmemek için savaşmaya kararlıydı, Gül ve Davutoğlu hamlelerini boşa çıkardığı gibi, HDP’yi sistem için kilit pozisyona getirme girişimini de (ki bu girişim yine aynı çevrelerin planıydı) bertaraf etti. En önemlisi Gülen cemaatinin zirveden alınıp yerin dibine sokulmasıydı. Bizim açımızdan hep öyleydi ama cemaatin sistemin en itibarlı aktöründen bir “cüzzam” vakasına dönüşmesi Erdoğan’ın ayakta kalmak için verdiği yaşam mücadelesinin eseri oldu.

Fethullah Gülen Türkiye’deki meşruiyetini 15 Temmuz’dan önce yitirmişti. Darbe girişimi üstüne geldi ve cemaat belki de devlette aşırı kök salmanın bedelini ödedi, özgüven patlamasıyla kalkıştığı işten büyük yara alarak çıktı.

Erdoğan ölüm savaşı verirken, 15 Temmuz’da ABD’de bir kanadın onu çizdiğini, diğer kanadın ise çok da savunmaya istekli olmadığını gördü, her zamanki gibi büyük bir korku ve panik yaşadıktan sonra yeni müttefik arayışına girdi. Rusya’ya güven olmazdı ama en azından onunla yaşadığı gerilimi azaltmak için ek adımlar attı. Hiç değilse ABD ile pazarlık yapabilecek bir alan ve zaman kazanmış oldu.

Ancak en büyük hamleyi içeride gerçekleştirdi. En kritik anda CHP’nin ve bir kısım Kemalist milliyetçinin açtığı krediden yararlanırken, Doğan, Koç ve Sabancı başta olmak üzere, hızla geleneksel sermaye ile ilişkilerini düzeltme yoluna girdi.

Yolu bu sermaye grupları zaten açmış, Erdoğan’ı doğrudan yönlendirmeye başlamışlardı. Devlet cemaatin ekonomideki varlığının üzerine çöktüğü andan itibaren, bu grupların Erdoğan’dan korkması için bir neden de kalmamıştı, Erdoğan’ın onlarla iyi geçinmek dışında şansı bulunmuyordu. Olağanüstü hal ayağına patronların istediği hemen her düzenleme bir bir yürürlüğe sokuldu.

Bütün bunlar anlaşılır. Peki ama patronlar Erdoğan’ın dış politika çıkışlarının arkasında neden duruyor? Neden yine “ihtiyatlı olalım” demiyorlar?

Çünkü Türkiye kapitalizmi kavgadan kaçamayacak kadar büyüdü ve kavganın, yani büyük bir paylaşım savaşının gelmekte olduğunu kavradı; kavramak zorunda kaldı. 

Çünkü sığınılabilecek güvenlikli bir liman yok. ABD içeride krizde, dünya hegemonyasını sürdürme zorluğu çekiyor, Avrupa Birliği’nde derin çatlak var ve bu bölgede ABD’nin başını çektiği emperyalist müdahalelerin yarattığı büyük sarsıntının ardından nihai pasta kavgasının başlayacağı ana geldik.

Erdoğan “Türkiye’yi ciddiye alın” diyor, Türkiye burjuvazisi de ilk kez bu kadar açık bir biçimde yayılmacı, hırslı yüzünü sergileme ihtiyacı hissediyor. Risk alıyor, güçlü emperyalist merkezlerin çizdiği sınırları zorluyor ve belki de kaybedeceği bir kumar masasına oturuyor.

Ve kavgaya hazırlanırken, Erdoğan’a “aman kurbağayı ürkütmeyelim” nasihatını yapıyor. “Laik duyarlılığı olanlar, hâlâ neler olup bittiğinin farkında değil, memleketi soyup soğana çevirdik, şimdi savaşa sokuyoruz, aman yerde sürünen laikliğin üzerinde tepinmeyin, uyanıverirler…”

Evet, kurbağalar ne hissediyorsunuz? 

“Koç’un arabasına binmeyin” dememiş miydik size?