Herkes aptal bir biz akıllıyız!

01/09/2010 Çarşamba
Herkes aptal bir biz akıllıyız!

Referandum yaklaşıyor, ABD'nin Irak'la ilgili takviminde yeni bir aşamaya gelindi, KPSS örneğinde olduğu gibi gerici iktidarın biri bile hükümet devirecek marifetlerinden hiçbiri hak ettiği tepkiyi çekmiyor. Türban tartışması var, 1 Eylül var, Kürt sorununda gelinen nokta var. Bunların her biri, özel ilgi gerektiriyor.

Öte yandan, 30 Ağustos vesilesiyle bir tarafından girdiğimiz "Kurtuluş Savaşı" meselesi var. Güncel gelişmeler o denli yakıcı hale gelmişken bir günü daha bu konuya ayırmak ne kadar sağlıklı bilemiyorum. Lakin, birçok dostumdan gelen "şuna da değinsen" baskısını püskürtmek öyle kolay değil. Belli ki, yeterince tartışılmamış ya da tartışılsa da sindirilmemiş bir başlık olma özelliğini koruyor Türkiye'nin burjuva devrimi.

Türkiye'nin emekçilerinin kendine güveninin gelmesiyle, ileriye doğru atılımla çözülür bu sıkıntı. Yazarak, çizerek değil. Yazıp çizmenin bir doğrultu belirlemek ve aklımızı ulusalcı ve libarel tacizlere terk etmemek gibi bir işlevi olsa da, saplantılar ancak yeni bir devrimci çıkışla aşılır.

1920'lerin başı işte böyle bir dönemdi.

Emperyalist savaşın altüst ettiği dünyanın özellikle paylaşım kavgasına konu olan bölümlerinde, en başta bizim coğrafyamızda yıkım ve kuruluş dinamikleri, devrim ve karşı-devrim birlikte, yan yana ağırlık koyuyor, eski ve yeni arasında muazzam bir hesaplaşma sürüyordu.

Bu hesaplaşma, birbirinden kesin bir biçimde ayrılan toplumsal kuvvetlerle değil, sürekli dalgalanan, hızlı yer değiştiren kitlelerle gerçekleşiyor, bunları kontrol etmeye çalışan siyasi aktörlerin bir bölümünün ordan oraya sürüklenerek tutunamadığı, bazılarınınsa döneme damga vurduğu görülüyordu.

1917 yılına ne olursa olsun "devrimci" bir hareket olarak giren Rus menşeviklerinin aynı yılın sonundan itibaren hızla karşı-devrimci saflara geçeceğini, 1919 ve 20'de bu hareketin uzantılarının örneğin Kafkaslarda İngiliz emperyalizminin en önemli müttefiki haline geleceğini kim düşünebilirdi?

Bazen niyetlerden bağımsız bir biçimde saf değiştiriverirsiniz.

Devrimci dönemler böyle dönemlerdir.

Birinci Dünya Savaşı'nın sonrasında Anadolu'yu da içine alan geniş bölgede "devrim cephesi" son derece karmaşık, çelişkili bir biçimde olgunlaştı. Sürükleyici ve belirleyici olan elbette Ekim Devrimi ile ortaya çıkan yeni toplumsal düzendi. Bütün devrimler gibi o da yayılıyor, enerjisini başka ulusların ezilenlerinde yarattığı umuda aktarıyordu. Rus gericiliği ve burjuvazisi bu muazzam atılımı göğüslemek için soluksuzdu, emperyalistler bölgenin bütün karşı-devrimci güçleriyle birlikte "devrim"i boğmak, hiç değilse onu izole etmek için uluslararası bir kamp yaratmak durumundaydılar.

Devrimle karşı-devrim boğazlaşıyordu. Avrupa proletaryasının bir yandan sonuçsuz denemelerle sömürü düzenine son vermeye, öte yandan Sovyet Rusya'ya yardım etmeye çalıştığı batıda ayrışma oldukça netti.

1920'de Kızıl Ordu'nun Varşova önlerinde durdurulmasıyla yüzünü doğuya dönen devrim burada daha geri ve karmaşık bir tabloyla karşılaştı. Ancak işçi sınıfının zayıflığını telafi eden bir başka olgu göze çarpıyordu: Doğunun yoksulları emperyalist barbarlığa karşı ayağa kalkmıştı. Ekim Devrimi'ne umutla bakıyorlardı ve de büyük güçlerin altındaki toprak zayıftı.

Anadolu'daki mücadele işte bu koşullara doğdu.

Dönemin Marksistleri, Kemalist kadroların sınıfsal tercihlerini az çok biliyorlardı, sosyalizme hiç de dostça olmayan ideolojik yönelimlerini de kısa sürede fark ettiler. Dolayısıyla Mustafa Kemal ve çevresindeki ekibe ilişkin hayallere kapılmadılar. Onları etkilemek, ileri çekmek için gösterdikleri çabalar, gerçekçilik sınırlarını hiçbir zaman zorlamadı.

Ama Anadolu'daki hareketi devrimci bir güç olarak değerlendirdirmekte hiç tereddüt etmediler.

Hareketin niyetleri bir yana, oturduğu nesnellik ona devrimci bir karakater kazandırıyordu.

Dedim ya, Kemalistlere ilişkin ihtiyatı elden bırakmadılar ama onlarla müttefikliğin altını küçük hesaplarla doldurmaya da yeltenmediler. Önemli bir tarihsel kesitte devrim cephesinin kazanması için uğraşıyorlardı çünkü.

Dönemin Marksist kadroları…

Genç TKP'liler! Milli Mücadele'nin toplumsal kurtuluş anlamına gelmediğini idrak edecek kadar uyanıklardı, bu mücadeleye kayıtsız kalamayacak kadar yurtsever ve devrimci. Mustafa Suphi omuz vermeye çalıştığı mücadelenin yönetici kadrolarınca tasfiye edildiğinde bile, sürece sırt çevirmedi Türkiye'nin komünistleri. Onlar aptaldı, bugün Kurtuluş Savaşı'na karşı-devrimci diyenler akıllı!

İşgale karşı koyulması, Anadolu'daki direnişe destek olunması, gerici ve işbirlikçi güçlere karşı mücadele edilmesi için çağrılar yayınlayan Balkan Komünist Federasyonu aptal, gerici isyanları allayıp pullayanlar akıllı!'

1908 Devrimi'ne "halk devrimi" diyen, Jöntürk hareketi ile Rus 1905 Devrimi arasında belli bir bağ kuran Trotskiy aptal, "tepeden inme"cilikle aklını bozan ahir zaman devrimcileri akıllı!

Kemalist kadrolara ilişkin kuşkularını bir kenara koyarak Anadolu'daki hareketle güçlü bağlar geliştirmek isteyen, en zor günlerde ona para ve silah yollayan, Mustafa Suphi'lerin katlinden sonra bile Türk-Sovyet dostluk anlaşması için ısrarcı olan Lenin aptal, Mustafa Kemal'e faşist diyenler akıllı!

Kemalistlere silah yardımı geciktiğinde yoldaşlarını azarlayan, kendisi cephaneye ihtiyaç duyan Kızıl Ordu depolarından Anadolu'ya derhal sevkiyat yapılması için emir veren Stalin aptal, o silahlarla halkı katlettiler diyenler akıllı!

İngilizlerin gerici Kürt aşiretlerini Kemalistlere karşı ayaklandırdığını rapor edip duran Komintern aptal, ağalardan halk kahramanı çıkaran libo-devrimciler akıllı!

Bu saydıklarımın tanıklığına başvurmak değil amacım. O dönemin devrimci güçleri nerede saf tuttular, onu anlatmaya çalışıyorum.

Bir tarihsel dönemi değerlendirmenin iyi yollarından biridir. Saflaşma nasıl gerçekleşmiş, ona bakılır.

Aptal değillerdi… Türkiye'deki burjuva devriminin sınırlarını, kadrolarının kaypaklığını, emperyalist ülkelerle uzlaşma eğilimini az çok kestiriyorlardı.

Ama devrimcilerdi, ileriye doğru her hamleye sahip çıkma kültürleri vardı.

Devrimcilerdi, emperyalizme karşı mücadelenin önemini kavramışlardı.

Devrimcilerdi, uluslararası gericilikle ölümüne bir kavgaya tutuşmuşlardı.

Devrimcilerdi, yaşamı dönüştürme iradesiyle hareket ediyor, tarihin tekerleklerini ileriye doğru çevirme işlemine tepeden inmecilik diye itiraz edenleri jakobenlere selam göndererek yanıtlıyorlardı.