Generallerin ardından...

23/02/2010 Salı
Generallerin ardından...

Türkiye’de yaşananları, sistem içi iki farklı hizbin mücadelesi olarak tanımlamak yanlış olmasa da eksikliydi. Basit bir hegemonya mücadelesi değildi söz konusu olan. Türkiye’nin kapsamlı bir dönüşüm projesi doğrultusunda yeniden yapılandırıldığını söylüyor ve taraflardan birinin bu proje adına hareket ettiğini her fırsatta dile getiriyorduk.

Söylenenin stratejik anlamı şuydu: Türkiye solu, tarafların herhangi birine yaklaşamaz, onunla aynı cephede buluşamazdı ama taraflardan biri inisiyatif sahibi güç olarak ülkeye dönük tarihsel müdahalenin öznesi haline geldiğinden, “eşit mesafe” ilan edilemezdi. Yapılması gereken, müdahaleye karşı, devrimci bir perspektifle bağımsız bir direnç oluşturmaktı.

Bu mücadele sürüyor, bir dönemin hemen hemen bütün generallerine dokunulsa da, TSK’nın karşı tarafın hamlelerine yanıt verebilme yeteneği büyük ölçüde kaybolsa da, sürüyor.

Peki bu mücadelenin kapsamı ve konusu nedir? Mücadele keskinleşmekte, yeni özellikler mi kazanmaktadır?

Defalarca bu mücadelenin bir “proje”nin sahibi ve uygulayıcıları ile, elinde “projesi” olmayanların mücadelesi olduğunu söyledik. 1923 kuruluş felsefesinin, dönüşüm projesi karşısında bir seçenek olmaktan çıktığını hatırlattık. “Şansları yok” dememiz, askerin tankını topunu, darbeci geleneğini hafife almamızdan değil, kapitalizmin uluslararası ve ulusal dinamiklerini, emperyalist merkezlerin tercihlerini az-çok kavramamızdan kaynaklanıyordu.

Hedefsiz mücadele kazanılmaz, hedefi olmayan savaş olmaz.

Bugün bir mücadele vardır ama mücadelenin bir tarafı boştur.

Başından belli olanı artık çok kesin bir dille söyleyebiliriz: Bugünkü sistemin mantığı içerisinde “dönüşüm” durdurulamaz ve alternatifsizdir. Şu anda yenilen ya da gerileyen tarafın karşı hamlesinin tek bir anlamı olacaktır: Rol kapmak.

Bunun ötesine geçecek her girişim “dönüşüm”e yeni bir itki kazandıracak, hatta ona yeni unsurlar ekleyecektir.

Bu nedenle sistemin iki hizbi arasındaki mücadele tanımı, eksik olmanın dışında yersiz hale gelmiştir.

Şimdi süreç başka açılardan analiz edilmelidir.

Her şeyden önce, AKP’nin burjuva demokrasisinin alanını hızla daraltmaya başlaması önemsenmelidir.

Bakın tanımam etmem, ortada iki savcı var... Biri yükselen değer, her ne kadar HSYK tarafından elinden yetkileri alınsa da, şimdiki siyasi dengeler söz konusu olduğunda kariyerini sağlama almış durumda. Diğeri tutuklu, silahlı çeteye üye olmak ve darbe teşebbüsünde bulunmak dahil olmak üzere hakkında son derece ciddi suçlamalar var, 28 yıl hapsi isteniyor.

Yerleşik tanımlara göre biri AKP demokrasisini temsil ediyor, diğeri askeri-bürokratik elitin faşizmini...

“Faşist” olanın siciline bakıyorsunuz, JİTEM’le uğraşmış, faili meçhullerin peşinden gitmiş. “Demokrat” olan ise Kürt köylülerine, devrimcilere her fırsatta kök söktürmüş.

“Bu işte bir terslik var” diye diklenmek siyasi filan bir tavır da değildir, insanlık görevidir. Memlekette çok büyük bölümü avukat, oldukça fazla ilerici, solcu, emekten yana “hukukçu” var. Siyasi ve insani tepkiyi boş verdim, mesleki kimliklerine sahip çıkmak adına “bu nasıl iş” diyen kaç kişi var?

İşin siyasi boyutuna gelince...

Özünde burjuva diktatörlüğü anlamına gelen burjuva demokrasilerini kutsamak devrimcilerin işi değildir. Bununla birlikte, işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele olanaklarını artırmak, sermaye egemenliğine karşı emekçi kitlelerdeki hoşnutsuzlukları siyasal kanallara aktarmak için burjuva demokrasisinin alanını genişletmek için hep çaba harcanmıştır. Bu kendi başına bir amaç haline geldiğinde farklı, devrimci bir perspektifle yaklaşıldığında farklı bir uğraştır.

AKP, zaten son derece “dar” olan burjuva demokrasisini, sistemin içinde yaptığı düzenlemeler ile, işçi sınıfı açısından kıpırdanamaz hale getirmektedir. Unutulmamalı ki, işçi sınıfı, bir bölümünde doğrudan kendi mücadelesinin büyük payı olsa da, son tahlilde kendisi için değil, egemen sınıfın çeşitli bölmelerinin hareket etmesi için tasarlanıp açılan kanallara yerleşir, oralarda siyasallaşır, o kanalları genişletir ve kendine özgü başka araçlarla o kanalları birleştirmeye çalışır.

Bugün, sermaye cephesindeki sonucu belli ama sonu belirsiz mücadelede, her bir tarafın konumlanışı ile ilgilenmek yerine, dönüşümün bu özelliğine odaklanılmalı. Türkiye işçi sınıfının, Türkiye solunun hareket etmeye, kendisi için gerekli tek bir milimi bile kullanmaya gereksinimi vardır.

Hareket alanı daralıyor, ideolojik referanslarımızın etki alanı kısıtlanıyor. Türkiye’de eşitlikçilik, yurtseverlik, aydınlanmacılık son birkaç yılda ciddi darbeler aldı.

Bu ne anlama gelir? Bu, söz konusu ideolojik referansların genişleyebilme, yayılabilme, kendini yeniden üretebilme ve eklemlenebilme yeteneğini köreltici operasyonların belli ölçülerde başarılı olduğu anlamına gelir.

Türkiye solu, şunu artık anlamalıdır: AKP ya da bir başkası, artık daha farklı işleyen bir sermaye iktidarı var emekçi kitlelerin karşısında. Daha şimdiden, bu iktidarın kendini koruma mekanizmaları alabildiğine güçlendi ve en büyük yenilik, bu koruma mekanizmalarının “saldırı” üzerine kurulu olmasıdır.

Burjuva demokrasisinin alanının daralması, koruma mekanizmalarıyla işçi sınıfı arasındaki mesafenin de kısalması, iktidarın kolunun her yere daha kolay uzanabilmesidir.

Düzen cephesindeki “temizlik” ve “tasfiye”, bölgemizde paranın, gericiliğin ve emperyalizmin hareket alanını kısmen kısıtlayan düzenlemelerin ortadan kaldırılmasına dönüktür. Gücünü paradan, gericilikten ve emperyalizmden almış olanlar, bunun ötesinde bir dünya bilmediklerinden saf dışı ediliyorlar.

Artık “yeni” düzenle işçi sınıfının arası kısalmış, büyük ölçüde arındırılmıştır. İktidar her adımında işçi sınıfına çarpacak, onu daha da ittirmek isteyecektir. En zayıf anında bile işçi sınıfı ve sol parayı, gericiliği, emperyalizmi huzursuz etmektedir.

Bu nedenle sınıfsız sol, paraya, gericiliğe, emperyalizme biat eden bir sol istiyorlar.

Analizler, siyasi değerlendirmeler buna göre yapılmalı, buna göre konum alınmalıdır.

Beklenmedik bir hamle durumunda?

Düşük olasılık ama büsbütün olanaksız değil böyle bir “hamle”.

Ama özde değişen bir şey yok. Dedik ya, alan daraldı, mesafe çok kısaldı.