Bundan sonrası kaos

17/03/2010 Çarşamba
Bundan sonrası kaos

Bugünün Türkiyesi’nde giderek önemsizleşen, hatta yanlışa götüren soru “kim” sorusudur? Kim Türkiye’nin yakın geleceğine damga vuracak? AKP mi, cemaat mi, ordu mu?

Büsbütün önemsiz değil elbette...

Ama önce şu soru geliyor: Nasıl bir Türkiye? Nasıl bir ülke istediğimiz belli ama bizim irademizin yön vermediği, Türkiye işçi sınıfının ağırlık koyamadığı bir durumda Türkiye nasıl bir ülke olacak?

Belki “Türkiye nasıl bir ülke oluyor” diye sormak daha anlamlı.

Bundan birkaç yıl önce, Türkiye’nin nereye gittiğini kavrayabilmek için, iplerin kimin elinde toplandığını, kimin başat aktör haline geldiğini, kimin inisiyatifi ele geçirmekte olduğunu belirlemek büyük önem taşıyordu.

Ancak sermayenin iç dengelerinde yaşananların karşıt sınıflar arasında yaşananlardan çok ama çok büyük bir farkı olduğu unutulmamalı. Bunların iç mücadelesi, aynı zamanda süreklileşmiş bir iç dönüşümdür, baskın ideolojik ve siyasal yönelimler herkesi etkiler, bütün aktörler yeniden konumlanır, yaygın olarak kullanılan sözü mutasyona uğratırsak, “hiç kimse eskisi gibi olamaz”!

Marksizm’le azıcık haşır neşir olan birisi için mesele AKP ile ordu arasındaki bir gerilime indirgenemezdi. Ne yazık ki olaya böyle bakıldı ve çekirdek değil de en geniş haliyle “sol ailesinin fertleri” çoğunlukla AKP’ci, bir bölümü ise askerci konumlanışı tercih etti. Bir de “eşit mesafe ölçücü”leri vardı, onlar da eksenin AKP ile ordu arasında kurulması gerektiğini düşünüp tam ortada durmayı marifet sanıyordu.

Elimizden geldiğince “doğrultu”nun önemine işaret ettik, Türkiye’nin nasıl dönüştürülmek istendiğini vurguladık, bu dönüşümde öne çıkan aktörün AKP olduğunu söyledik ve TSK’nın bu dönüşümü durduramayacağını her fırsatta vurguladık.

Dönüşümü engellemek için solun eşit mesafe tayin edemeyeceğini, dönüşümün başat aktörü AKP’ye odaklanması, onunla mücadele anlamında ona daha fazla yakın durması gerektiğini ısrarla söyledik. 12 Eylül darbesinin hemen ertesinde nasıl aklı başında kimse “kahrolsun Demirel” diye sokağa çıkmayı düşünmediyse, cunta karşıtlığını ikide bir “ama Adalet Partisi’nin günahlarını da unutmamak gerekir” diye dengeleme gereksinimi duymadıysa ve bütün bunlardan dolayı kendini Demirel’e asla yakın hissetmediyse, AKP döneminde de bütün burjuva aktörlere “eşit” önem atfetmemek, aklı başında her devrimcinin tercihi olmalıydı.

Dönüşümün doğrultusu konusunda netseniz tabi...

Aradan geçen süre sonunda, Türkiye daha özgür değildir, Türkiye daha demokratik değildir. Bir kısım solcunun AKP’ye doğrudan ya da dolaylı olarak yüklediği olumluluktan ortada eser yoktur. Rotalarını Kürt siyasetine göre belirleyenlerden de şu sıralar çıt çıkmamaktadır, çünkü ağırlıklı Kürt siyasetçileri şu sıralar bizden daha hızlı AKP karşıtı oluvermişlerdir.

Peki, Türkiye’nin daha gerici, daha bağımlı, daha baskıcı olduğu, emekçi sınıfların çalışma, yaşam ve mücadele koşullarında radikal bir kötüleşme olduğuna kim itiraz edebilir?

Dönüşüm bunlarla ilgili...

AKP piyasa ve gericilik karşısında konumlanmayan herkese daha fazla özgürlük sağlamıştır. Türkiye solu bu özgürleşmenin faşizan karakterini görmezden gelmiş, bir bölüm “sol”cu ise, piyasa ve gericiliğin diktatoryasında kendine yer açmıştır. Piyasa ve gericilik ve de emperyalizm karşısında konumlanan herkes, her aydın, her işçi, her öğrenci bir kısım solcunun da içinde olduğu büyük koalisyonun saldırı ve baskısı altındadır.

AKP özgürleşmesi budur. Yalanın, şantajın, piyasa dalkavukluğunun özgürleşmesi...

Yağmalayacaklar, daha fazla yağmalayacaklar. Madenleri, akarsuları, kıyıları, tarımsal arazileri... Bergama köylüsünü istemiyorlar, can sıkıcı Danıştay kararı istemiyorlar, Seydişehir işçisini istemiyorlar, tek başına da olsa bağırıp hesap soran köylü istemiyorlar.

Karadeniz’i önce Amerikan petrol devlerine, sonra donanmasına açacaklar. Irak ve Afganistan’da emperyalistlerle sınırsız işbirliğine soyunacak, Rusya’nın kuşatılmasına derin destek sunacaklar. Çıkıntı ses, aykırı plan, herhangi bir tereddüt istemiyorlar.

Düzen içi aktörler için bu bir dönüşüm, bir terbiye sürecidir. Arızalardan kurtuldular, diğerleri gerçekten tımar ediliyor.

AKP ile TSK’nın anlaştığını, uzun süredir söylüyoruz, buna Türkiye’de ilk işaret eden soL yazarları oldu. Bir şeyler bildiğimiz, duyduğumuz için değil, meraklısı değiliz. Teori bunu söylüyordu, pratik gelişmeler bunu söylüyordu. Anlaşmanın türlü yolları var. Oturup yüz yüze gelip, her şeyi planlayıp, her şeyi kurala bağlamak gerekmiyor. Bir takım adımlarla, açıklamalarla, jestlerle de anlaşabilirsiniz. Başka aktörler üzerinden de anlaşabilirsiniz.

Zaten meseleyi AKP ile TSK’nın anlaşması olarak formüle etmek de zorunlu değil, bu iki aktör birbirlerine dönük kinlenmeye devam edebilirler, önemli olan TSK’nın ve başkalarının dönüşüme razı olmaları ve orada yerlerini almalarıdır.

TSK komuta kademesi “biz hazırız” diyor. Baykal çok uzun süredir Türkiye gerçeklerini kavradığını gösteren açıklamalar yapıyordu, terbiye edilmişti bayağı. Bu nedenle CHP’nin döneme pek uygun İstanbul İl Başkanı’nın artık papaz efendinin günah çıkarma odasına dönüşen Zaman’a “AKP’nin yolundan gidecekleri”ni açıklaması hiç şaşırtmıyor.

Bundan sonra AKP’nin başına gelebilecekler Türkiye’nin yönünü değiştirmez. Türkiye “çarşaf”ın gazabından korkan “laik” anamuhalefet partisiyle, İsrail ve ABD’den güç alan “cumhuriyet”çi kadrolarla, Erdoğan’ın Ergenekon’a, balyoza, ıslaka, kuruya, kafese, kümese bağlanan generali kucaklamasından “memnuniyet” duyan Genelkurmayı’yla yolundadır.

İstikamet bellidir de...

Gerisi kaostur.

Çünkü bir ülkenin geleceği yalnızca sermaye devletinin ve aktörlerinin iç dengeleriyle oynanarak belirlenemiyor. Emekçi sınıflar var... Başka ülkelerde, bölgede yaşanan gelişmeler var... Emperyalist ülkeler arası rekabet ve çelişkiler var... Kriz dinamikleri var... Emperyalist karar merkezlerinin yetersizlikleri ya da öngörüsüzlükleri var...

Türkiye’de sermaye düzeninin istikameti yeniden ayarlanmıştır, bu tamam.

Ancak bunun bedeli ağır olmuştur.

Türkiye bundan 2-3 yıl öncesine kadarkinden daha fazla umut üretmektedir.

Bu umut solun kendi işini yapmaktan hiç vazgeçmemesi ile serpilip gelişecektir.

Burjuva siyasetinde dengeler değişmiş olabilir, bizim için önemli olan toplumsal dengelerdir. Dönüşmeyen sol, yani Türkiye’nin tabi tutulduğu operasyonun parçası olmayan, ondan etkilenmeyen, kendisine şu ya da bu açılımda yer aramayan, Ergenekon operasyonundan aptalca bir heyecan duymayan sol, dönüşümün toplumsal düzlemde yarattığı boşluklara derhal yönelmeldidir.

Tam saha baskı! Piyasacılığın, gericiliğin, işbirlikçiliğin yeni ve tarihsel bütün kazanımları, eskisinden daha savunmasızdır. Yeni istikametin toplumsal dokuyu stabilize etmesi zaman alacaktır. Bu zaman solundur, işçi sınıfınındır.

Başkalarının ne yaptığından çok solun, işçi sınıfının ne yaptığı önemlidir. Kaotik gelişmelerin güçler dengesini yeniden altüst edeceği bir fizik kuralsa, büyük mıknatıs Türkiye işçi sınıfı olmalıdır.