Başbuğ ne açıklayacak?

17/02/2010 Çarşamba
Başbuğ ne açıklayacak?

Genelkurmay Başkanı “sabrımızın bir sınırı var, gerekirse biz de bildiklerimizi halkla paylaşacağız” diyerek neyi kastetti? Şantaj ya da pazarlık olarak nitelenebilir hiç kuşkusuz. Temelsiz, boş bir tehdit olarak görmek ise mümkün değil elbette. Nitekim Türkiye’nin bu çok özgün döneminde kendi alanlarında Oscar’a aday Bülent Arınç ve Ahmet Altan dışında kimse “sıkıysa açıkla” tepkisi vermedi. Daha çok “dilinin altında ne var” türünden bir merakla yaklaşıldı Başbuğ’un sözlerine...

Gerçek muhataplarının ise “şimdilik” pek önemsemediği anlaşılıyor. Ülkenin iki ucunda aynı anda gerçekleşen sorgu, arama ve gözaltılar “ne biliyor ki” salaklığının ürünü olamayacağına göre, üç olasılığa işaret ediyor: “Keşke konuşsa...”, “konuşamaz...”, “konuşsa ne olur...”

Evet, Türkiye’de bir Genelkurmay Başkanı için “bir şey bildiği yok, blöf yapıyor” demek gerçekten büyük salaklık olurdu. Ahmet Altan’dan biraz kuşkulanmakla beraber siyaset, bürokrasi ve medya çevrelerinde Genelkurmay’ın yalnızca askerin kirli çamaşırlarına vakıf olduğunu düşünen pek kimse bulunmayacağına inanıyorum. Zaten “Ergenekon muhabbetleri”nin en yaygın mezelerinden biri “onlar niye karşı belge çıkarmıyor” değil miydi?

Başbuğ, bunu “devlet adamı sorumluluğu”yla açıklayıp, devlet adamlığının da bir sınırı olduğunu ekleyiverdi. Askerler oldum olası sınırlarla ilgili olduğu için çok üzerinde durmayı gerektirmeyebilir ama yine de sınırlarla ilgilenmekte yarar var. Birazdan...

Mesele Başbuğ’un elindeki belge ya da bilgilerin niteliği midir?

Ne alakası var?

Genelkurmay Başkanı, “her şeyi” bilir! Buradaki “her şey”, Türkiye’de topluma ilan edilmiş ve vatandaşlardan uymaları, boyun eğmeleri istenen yazılı kuralların dışına çıkarak, o kuralları ihlal ederek devlet eliyle, devletin izniyle ve devletin gözyummasıyla yürütülen her tür faaliyettir. Bu da yetmez, başka devletlerle birlikte ya da başka devletlere karşı uluslararası anlaşma ve kurallarla çizilen çerçevenin kabullenmeyeceği türden faaliyetler de “her şey” kapsamındadır.

Yolsuzluklar mı? Kapitalizm bir çıkar ve şantaj düzenidir. Genelkurmay Başkanı’nın bildikleri dahilinde hükümet ve genel olarak siyaset erbabının ve de silahlı kuvvet personelinin yukarı doğru çıktıkça şişen örtülü ekonomik faaliyetleri de vardır. AKP “yolsuzluk” dosyaları karşısında göreli daha dirençlidir, ne de olsa onlar tüccardır!

Başbuğ ellerindeki “yolsuzluk” dosyalarını kastetmeyecek kadar AKP’yi tanımıştır.

Mesele Başbuğ’un ne bildiği değil, kime mesaj verdiğidir.

Genelkurmay Başkanı, “biz de bildiklerimizi halka anlatmaya başlarız” derken açık bir biçimde ABD’ye seslenmiştir. Çünkü Başbuğ’un bildiği şeyler arasında Ergenekon operasyonunun ve TSK’yla ilgili kampanyaların gücü ve etkisini ABD’den aldığı da vardır. TSK’nın bu operasyon ve kampanyalar karşısındaki çaresizliğinin kaynağında da “kurumun ABD bağımlılığı”nın olduğunu ondan iyi kim bilecek?

Burada Başbuğ’un kişisel tercihlerini, pozisyonunu, niyetini tartışmıyoruz. Belki askerleri yatıştırmak, belki baskıyı hafifletmek istiyordur.

Ama bir Genelkurmay Başkanı olarak ağzından çıkan sözlerin muhatabı kesinlikle ABD’dir.

Aradan kaç gün geçti, bu gerçeğin hiç yazılıp çizilmemesi, en fazla kenarından dolaşılması ilginçtir. Oysa Başbuğ’un, “anlatırız” dedikten sonra eline alıp gazetecilere gösterdiği kitap bile adresi açık bir biçimde tarif etmektedir: Dünyanın başka yerlerinde de, örneğin Latin Amerika’da aynı şeyler olmakta!

Her ne kadar dünyanın dört bir yanında cemaat okulları açılsa, başka ülkelerdeki operasyonlar için açılan ihalelere bizimkiler balıklama atlasa da, Başbuğ’un asıl muhatabı ABD’dir.

ABD kendi çıkarları doğrultusunda “suç işler” ve “suç işletir”... Başka şeyler bir yana, emperyalist dünyanın en iyi “bağlama” yöntemidir suç işletip kayda geçirme... Türkiye’de darbeler, siyasi cinayetler, açık yasal ihlaller, akla gelebilecek tüm suçlarla bir biçimde ABD bağlantısı kurulabilir. Her şeyi emperyalizme bağlamak değildir bu ama şudur: ABD müttefiklerinin suç trafiğine hakimdir.

Darbeler dedik, insan hakları ihalleri, kirli operasyonlar, bunlar yetmez, yolsuzlukların da büyük bölümüne ABD hakimdir. Çünkü dünyada silahlı kuvvetlerin en büyük yolsuzluk kapısı silah alımlarıdır. “Rüşvet” ya da kibarcası “komisyon”, yalnızca ticari rekabete özgü bir araç değil, siyasi bir tahakküm yoludur da.

Ve TSK’dan bahsediyoruz. NATO’nun en önemli unsurlarından birinden. Her şeyini ABD’ye bağlamış bir ordudan.

Bırakın NATO’yu... Henüz NATO üyeliği gerçekleşmediği yıllarda dahi gözünü “büyük patron”a diken bir kurumdan. Geçenlerde bir dönemin etkili generallerinden Kemal Yamak’ın anılarını karıştırıyordum, son derece doğal bir biçimde 1950’lerin hemen başında Amerikalı subayların gelip Türk birliklerini “denetledikleri”ni, notlar alıp gittiklerini anlatıyor. Büyük bir saygıyla...

Herkesin bildiğini uzun uzun anlatmanın gereği yok.

Ancak herkesin bildiğinin yalnızca askeri değil, hemen herkesi ilgilendirecek boyutlarıyla ortaya konmasının basit bir mesele olmadığı da açık.

Başbuğ bu olasılığı neden dillendirdi?

Çünkü Ergenekon operasyonu öngördükleri ve büyük olasılık AKP ile anlaştıkları sınırlarda durmuyor. ABD’nin bölgesel projelerinin büyüklüğü ve dönüşümün ihalesini üstlenen yerli koalisyondaki bazı unsurların hesapları sermaye egemenliğinin alışageldiği centilmenlik anlaşmasını delik deşik ediyor. Şimdiye kadar iç tırmalama ve ısırma hamleleri işin sınırı karşı tarafa hissettirilerek gerçekleşir ve “kurban” alınıp-verildikten sonra yola devam edilirdi. Bu nedenle tırmalanan ve ısırılan “bölge” iyi seçilirdi.

Hemen bir örnek: 28 Şubat’ta TSK “irtica tehdidi”ni kamuoyuna taşımaya karar verdiğinde neden gerçek gerici odakları değil de onların periferisinde duran ya da düzmece bir takım aktörleri “çadır tiyatrosu”na doldurup teşhir etti? Merve Kavakçılara, Aczimendilere, Sincan müsamerelerine gereksinim var mıydı Türkiye’de gericiliğin tehdit olduğunu göstermek için?

Ama onların niyeti bu değildi, gericilik onların da elinde bir silahtı ve bütün niyetleri aynen dedikleri gibiydi: Balans ayarı...

Devletin, sistemin zımni anlaşması buydu, centilmenlik kuralları bunu gerektiriyordu. 12 Mart’ta, 12 Eylül’de alaşağı ettikleri Demirel’i hiç gerçek anlamıyla deşifre etmeye kalktılar mı? Asarlar ama bunu yapmazlar.

Centilmenlik anlaşması, sermaye egemenliğin mantığı buna izin vermez...

İşte şimdi bu mantığı aşan bir şeyler oluyor.

Bir kısım solcu “gittiği yere kadar gitsin” diyordu, biz “şaşırmışsınız” diyorduk! E bayağı gidiyor işte, liberalleri saymıyorum, gerçekten solda duranların heyecanı neden bitti? Neden dün ordu komutanlarının sorgulanmasından “derin devlete bir darbe daha” diye sevindirik olmadılar. İlla ki vardır da, sayıları kesinlikle azaldı.

Çünkü hain ya da aptal olmayan, bu operasyonun Türkiye’nin yoksullarına, ezilenlerine, emekçilerine bir özgürlük alanı açmadığını kısa sürede fark etti. Ülkenin ve bölgenin emperyalistlerin istediği şekilde yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını, AKP’nin bu amaca en uygun araç olduğunu anlayan anladı. Ancak doğru sonuçlar çıkarıldığından emin değilim.

Dönelim konumuza, Başbuğ’un mesajına...

Genelkurmay Başkanı, muhataplarını centilmenlik anlaşmasına davet ediyor.

Peki sınırlar aşılmaya devam ederse... Öyle bir sınır yok zaten ama bir noktada TSK’da “sıkılmış limon” algısı yerleşirse?

Dinci-liberal koalisyonda bir kesimin bunu istediği anlaşılıyor. Böyle bir gelişmenin “mutlak zafer”le sonuçlanacağını hesaplıyorlar.

Ancak herkes bu kadar rahat olmasa gerek. ABD tarafından Türkiye’ye dönük sistematik bir operasyon yürütüldüğünün kanıtlarıyla ve bütün unsurlarıyla ortaya konması, Amerikan yönetimini bir açıdan hiç etkilemez. Lakin, geçici de olsa, Türkiye’deki bütün Amerikancı siyasi aktörler, TSK da dahil, bundan etkilenir.

Bu nedenle Başbuğ bir şey açıklayamaz.

Başbuğ “medet” demektedir, centilmenlik anlaşmasını yenileme çağrısı yapmaktadır.

Dolayısıyla bu çağrının ardından TSK’yı doğrudan ilgilendiren başlıklarda, ordunun profesyonelleşmesinde, Karadeniz’in NATO’ya açılmasında, Irak ve Afganistan’da hangi gelişmelerin yaşanacağı izlenmelidir.

Buralarda istediğini alan Vaşington, kendilerine pek güvenen üç-beş savcının ipini çekip, Yasemin Çongar’ın kocasının “CIA maaş bordrosu”nu bir başka CIA görevlisiyle filanca gazeteye bizzat teslim ediverir... Sonra centilmenlik anlaşmasına gerçekten dönülür...

Alamazsa?..

Baskı arttırılır.

Halkımızın geleceğinin “baskı” yapan cepheye solun da yerleşmesiyle ya da baskı yiyenlere yardım eli uzatılmasıyla kurtulacağını düşünenlerden değiliz. "Bize ne" ise hiç demedik!

Mevcut düzenle hesaplaşmak, mevcut düzeninin şu andaki gidişatıyla, şu andaki başat aktörleriyle hesaplaşmaktır. Bunu yapmaya, emperyalistlerin, işbirlikçilerin, sermayenin, gericilerin, liberallerin yoluna taş koymaya çalışıyoruz.

Türkiye’de ordunun kirli çamaşırlarından sonra AKP’nin kirli çamaşırları ortaya dökülse, generaller, polis şefleri, şunlar bunlar, iş adamları-iş kadınları bülbül gibi şakısa, ABD elçisi çıkıp “12 Eylül’ü biz planladık” diye itiraf etse, eğer bir işçi sınıfı hareketi yoksa, halk örgütlü değilse bu ülke tamamen biter.

Kir meşrulaşır, emekçiler altında kalır.

Güçlü bir sınıf hareketinin elinde ise bütün bunlar son derece büyük anlam kazanır. İşte memleketin her tarafını yağmaladılar, yanlarına kâr kaldı TEKEL işçisi ayağa kalktı, acar bir gazetecinin yardımıyla “nerede bizim binamız” diye sordu, tek bir binanın talan öyküsü bile eteklerini tutuşturdu.

Başbuğ susabilir, Başbuğ konuşabilir önemli olan TEKEL işçisinin ve sınıf kardeşlerinin, aydınların, yoksul köylülerin, paranın saltanatına tâbi centilmenlik anlaşmasının dışında kalanların konuşmasıdır.