Alkış

29/08/2014 Cuma
Alkış

On yılı aşkın bir süre oldu AKP’yi, Erdoğan’ı tartışıyoruz. Bu partiyi, zihniyeti, liderini, kadrolarını nereye koyacağız, nereye yerleştireceğiz? Dost kuvvet mi, yardımcı kuvvet mi, karşıt mı, düşman mı?

“Karşı devrimci” saptamasını başından beri benimseyenler vardı, kendimizi de katarak söylüyorum. “Faşist” dendiği bile oldu, AKP’ye değil de, AKP’ye “karşı devrimci” diyenlere. AKP iktidarının Türkiye’yi sivilleştireceği, özgürleştireceği ileri sürülüyordu. “Bu bir demokratik devrim” saçmalığı bile dillendirildi. Unutulmuştur muhakkak, hatta “aaa o kadarı da söylenmemiştir” diye itiraz edilecektir. Ne diyelim, faili meçhul skandallar!

Böyle başlamıştık. AKP de bol sivilleşme, özgürleşme, demokratikleşme retoriğiyle… Yine unutulmuş olabilir, Erdoğan ve arkadaşlarının ilk işi emeğe, emekçi sınıflara, kamu işletmelerine saldırmak olmuştu. İşçi düşmanı Özal döneminde bile tanık olmadığımız bir arsızlıkla yürütülüyordu kamudan özele devir işlemleri… Birileri bu sürece karşı durmaya çalışırken, birileri aynı arsızlığı benimseyerek “ne fark eder, ha devlet işletmiş, ha Sabancı amca” noktasına gelmişti. Hatta “devletin ekonomik rolü azaldıkça demokrasinin önü açılır” aforizması da o yılların güzelliğiydi. Pek az kişi Erdoğan’ın temsil ettiği piyasa faşizmi ile ilgileniyordu. Önemli olan, Erdoğan’ın askerin hakkından gelmesiydi!

Bu arada ilginç bir parantez açıldı. ABD’nin Irak’ı işgal hazırlıklarının başladığı sırada, Türkiye’nin bu emperyalist saldırıya aktif olarak katılmasını istemeyen geniş bir koalisyon ortaya çıktı. Bu koalisyon, ABD’nin Irak’a müdahalesini açık ya da örtülü biçimde destekleyenleri de kapsıyordu. Yani birileri, çok anlaşılır, bariz pragmatik hesaplarla “müdahaleye evet, Türkiye’nin katılmasına hayır” noktasındaydı. Kimse bunu fazla kurcalamadı, savaş karşıtı koalisyonun hatrına… AKP iktidarının başı ilk kez o kesitte büyük derde girdi. 1 Mart tezkere kazası da işte bu aşamada yaşandı.

AKP’yle ilgili değerlendirmeler alabildiğine tutarsızlaşabilirdi artık. Hükümet Irak’ta “militarist”, iç politikada “sivil” olabilirdi örneğin!

İşte o “sivil” hükümet, uygun an gelip de devlet içinde kapsamlı bir operasyon için düğmeye bastığında hedefleri, felsefesi ve hukuksuzluğu çok açık olan bu hamle etrafında bir koruma duvarı örüldü. Operasyonu bozacak, “devletin gizli-kanun dışı örgütlenmesi tasfiye ediliyor” yalanını boşa çıkaracak bir tek sol vardı. Ne ki sol, AKP’nin kendisinden çok operasyonu destekleyen “sivil” kuvvetlerle uğraşmak zorunda kaldı. AKP istediğini elde etmişti.

AKP elde ettikçe daha fazlasını istiyordu, başka türlü yapamazdı. Türkiye’yi daha fazla dinselleştirecek, emekçileri daha fazla sindirecek, özgürlükleri daha fazla tırpanlayacak, ABD’nin bölgesel planlarına daha büyük bir şevkle dahil olacaktı. İktidarı demokrasi, özgürlük, sivilleşme palavralarıyla savunmak giderek zorlaşıyordu. En işe yarar yöntem, AKP karşısında konumlanan “milliyetçi” odakların yarattığı kirliliğe işaret ederek AKP’ye örtülü destek sunmaktı. AKP iyi değildi ama AKP karşıtlığı da o kirlenmenin parçası olduğu için hiç iyi değildi. Bayağı hokus pokus anlayacağınız!

Ancak AKP Türkiyesi’ni kabul etmeyen, ondan açıkça zarar gören toplumsal kesimlerin kıpırtısı, huzursuzluğu giderek artıyordu. Sınav yolsuzluğuna karşı liselilerin yaygın tepkisi, TEKEL işçisinin muhteşem direnişi, kürtaj yasağı ve benzeri dayatmalar karşısında kadının boyun eğmemesi, üniversitelerde diktatöre nanik yapan öğrencilerin sayısındaki hızlı artış…

Geliyorum diyordu.

Haziran Direnişi geliyorum dedi ve geldi.

Tarihsel bir dönemeçtir 2013 yazı Türkiye için. O dönemeçte “Erdoğan’ı yedirtmeyiz”ciler tamamen meşru bir halk isyanının iradesiyle karşı karşıya geldi.

Erdoğan şimdi Cumhurbaşkanı. Protestolarla ve alkışlarla…

Diktatörü alkışlamanın bir öyküsü var, onu hatırlatmak istedim. Bir de bu öykünün karşısına konan Kürt halkının çilesi ve özgürlük arayışı.

Sorunumuz da bu. Kürtlerin eşitlik mücadelesi neden bu öyküye gereksinsin ki?

Dün sosyal medya mecralarından birinde “Alt tarafı bir alkış deniyor da, Newroz'u ‘v’ ila yazanların doğduğuna pişman edildiği bir ülke burası” diye yazdım. “Sen o Newrozları kutlarken kaç kişi öldürüldü biliyor musun” yanıtı geldi. Sorun tam da bu. İçlerinde akademisyenler, gazetecilerin de olduğu bir toplam, “alkış”ın hak edildiğini ima edebiliyordu.

Evet, Newroz’u kutlamak isterken katledilenlerin olduğu apaçık bir gerçekti ve bununla karşılaştırılabilecek olan ne yazık ki, insanların Erdoğan’ı protesto ederken de öldürüldüğü gerçeğiydi.

Oysa kimse bu ülkede Erdoğan’ı alkışladı diye öldürülmüyor. “V” nedeniyle öldürülen olmadığı gibi!

Newroz’un ‘v’sine tepki ile alkışa tepki arasında kurulan analojiden “sen Kürt halkı neler çekti biliyor musun”a varanların tamamı yukarıdaki öykünün kayıp faillerindendir.

Selahattin Demirtaş’a çok yüklenildi. Onu savunanlar “nezaketen alkışladı” diyordu. Ben bu tür simgesel şeylere çok takmam, tamamen önemsiz görmesem de. Fotoğrafın bütününe bakmak gerek. Alkışa gelinceye kadarki akışa…