Alçaklık, alçalma, direnmenin estetiği…

01/01/2015 Perşembe
Alçaklık, alçalma, direnmenin estetiği…

Yeni yıla yalnızca kutlamalarla girilmedi. Dünyanın birçok bölgesinde çatışmalar sürdü. Hava koşullarından dolayı çok sayıda kişi yollarda mahsur kaldı. 2015’i direnerek karşılayan işçilerden de söz etmeliyiz.

Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise insanlar çıkan karışıklıkta birbirini ezmiş. Ölü sayısı tam olarak bilinmiyor ama Şanghay’da en az 40 kişi hayatını kaybetmiş. Kötü ama daha kötü olanı paniğin nedeni. Gelen haberlere göre, trajediye bir binanın üçüncü katından kalabalığa doğru atılan dolar görünümlü kuponlar neden olmuş. Ajanslar, para görünümlü filan da demiyor, düpedüz dolar diyor!

İnsanlık hiçbir şeyden çekmedi şu dolardan çektiği kadar…

Ramazanda havaya atılarak dağıtılan “iftar paketleri”ni hatırladım ya da yardım ederken bile acımasız devletin kamyon kasalarından kalabalığa “balık besler” gibi rasgele fırlattığı ekmekleri kapabilmek için çilekeş insanların düşürüldüğü hâli…

Bir de trajikomik olan vardı, elektronik eşya mağazasında ucuz televizyon satıldığını duyanların sabahın köründe birbirine girdiği, sonra polisin meseleye el koyduğu hani… Düzen sağlayan polis, sonrasında öne geçmiş, neredeyse bütün televizyonları almıştı.

Bütün bu örneklerde insanı alçaltan bir yan var. Tek başına yokluk, yoksullukla açıklanamaz. Evet, temelde toplumsal eşitsizlikleri var eden sistem yatıyor ama sorun şu: O sistemin yıkılması ve yerine yenisinin kurulması sürecinde, yani henüz kaç yıl alacağı tam belli olmayan, güncel açıdan uzun, tarihsel açıdan kısa sayılabilecek dönemde insan bu alçaltıcı girdilere karşı savunmasız mı kalacak?

İkinci Dünya Savaşı’nda, iki yıl, dört buçuk ay boyunca kuşatılan Leningrad’da yaklaşık 1.5 milyon kişi hayatını kaybetmişti. Alman faşistlerinin bombardımanı da can alıyordu ama asıl sorun açlıktı. Naziler kentin boğazını sıkıyor, soğuk, susuzluk, salgın hastalıklar ve kıtlığın Sovyetler Birliği’nin ikinci büyük kentini teslim alacağını düşünüyordu.

Bir süre sonra Leningrad’da canlı hayvan, ama hiçbir türü, kalmadı. Ceset yiyiciler çıktı ortaya, daha da kötüsü insanlara saldıran yamyamlar! Ama bu bozulmanın özneleri, yiyecek karnesi için insanları öldürenler gibi, çok küçük bir azınlıktı.

Halkın büyük çoğunluğu vakurla direndi, düzeni bozmadı, “teslim olalım, kurtulalım”dan uzak durdu.

Asker, polis, istihbaratçı korkusundan mı?

Onların da pek korkulacak tarafı kalmamıştı, askeri istihbarat örgütü açlıktan kırılıyordu, fotoğraflara bakarsanız, Leningrad’ı bir deri-bir kemik Kızıl Ordu askerleri savunuyordu.

Peki bu nasıl mümkün oldu? Kent kuşatmanın yanı sıra, alçalmaya nasıl direndi?

Açlıkla terbiye dendiğinde herhalde bundan daha barbar bir örnek yaşanmamıştır insanlık tarihinde. Ama açlıkla terbiye edilemediler çünkü 1917’den 41’e başka bir terbiye söz konusuydu Sovyetler’de. İşin başındalardı ama belli ki çok yol almışlardı.

Leningrad, açlık ve pislik içinde, direnmenin estetiğini yazdı.

Çünkü sinema ve konser salonları 870 gün boyunca açık kaldı; çünkü ülkenin en önemli bestecileri, yazarları, bilim insanları kuşatılan kentin moralini yükseltmek için orada halkla birlikte yaşadı; çünkü Kızıl Ordu’nun en iyi komutanları, komünist partinin en kritik kadroları kuşatmanın içine yollandı… Bütün bunlar işe yaradı çünkü kimilerinin iddia ettiği gibi sosyalizm yalnızca işsizliğin ortadan kalkması, yalnızca ekmek, yalnızca eğitim ve sağlık hizmeti değildi. Sosyalizm aynı zamanda ve bütün bunlarla birlikte insanın özgürleşmesi, daha doğrusu özgür insanın yaratılmasıydı.

Özgür insan, zorlu bir ideolojik kavganın ürünüdür.

Leningrad ve diğer Sovyet kentleri 50 yıl sonra Nazilere değil ama en az onlar kadar acımasız piyasa canavarının eline düştüyse, bu kapitalizm karşısında sosyalizmin insanı ve kendisini ideolojik açıdan savunmasız bırakmasının sonucudur. Büyük suçtur.

En sert kavgalar, en destansı direnişler dahi, ideoloji alanında ilkellikten kurtulunmadığında, yani insan aklını koruyacak, bağışıklık sistemini artıracak bir ortam sağlanmadığında, yıkım kaçınılmazdır.

Leningrad savunması, “heeey, bize iyi tenorlar değil, keskin nişancılar lazım” akılsızlığına hiç prim verilmediği için kazanılmıştır. Sanatçılardan da epey keskin nişancı çıkmış, keskin nişancılar dinledikleri aryalarla daha da keskinleşmiş, en önemlisi, Mussorskiy’nin operalarıyla terbiye olan halkı açlıkla terbiye etmeye kalkanların hevesi kursaklarında kalmıştır.

İşte bir yılbaşı hadisesinin çağrıştırdıkları…

Yeni yılınız kutlu olsun.