Hayatın yumrukları üzerine absürt bir manifesto

Fantezi ve yeraltı edebiyatı türlerinde eserler veren Göktuğ Canbaba ile son romanı “İşeyen Atmaca” hakkında konuştuk.
Pazar, 25 Ağustos 2013 15:49

M.Utku Şentürk - soL

Daha önce “Tılsım-ı Kudret” ve “Ozanın Şarkısı” gibi fantastik edebiyat türündeki romanlarıyla tanınan Göktuğ Canbaba’nın son romanı “İşeyen Atmaca”, bir yeraltı edebiyatı örneği... Canbaba ile şehir ışıklarına yenilip kendini yollara vuran İşeyen Atmaca üzerine bir sohbet yaptık.

Yazmaya nasıl başladın?
İnsanlar küçüklüğünde karar veriyor aslında ne olmak istediklerine. Zaman geçtikçe unutuyoruz asıl isteğimizi ve yanlış yerlere sürükleniyoruz. Sonra zaman geçtikçe hatırlıyoruz ve imkanlar el veriyorsa karar verdiğimiz ilk mesleğimize geri dönüyoruz. Ben ilkokulda, ortaokulda küçük hikayeler, mini romanlar yazar onları babaanneme ciltlettirirdim. Evde imza günleri düzenler anneme ve babama verirdim o mini romanları. Vampirler, piramitler gibi nerede garip şey varsa onları yazardım.

Peki, ne zaman ben artık yazarım diyebildin? Ya da kendini “yazar” olarak tanımlıyor musun?
Evet, tabii ki tanımlayabiliyorum ama aslında yazar olmakta önemli bir yan yok. Daha önemlisi, “iyi bir yazar olabildim mi ya da olabiliyor muyum” sorusu. Düşündüklerimi, hissettiklerimi yeterince iyi anlatabiliyor muyum, insanlar yazdıklarımı okuyunca bir şeyler hissedebiliyorlar mı, önemli olan bu. Bunu, az çok başarmaya başladım sanırım. Bu, bir süreç. İlk romanımdan üçüncüye tabii ki çok aşama kaydettim. Benim sevindiğim nokta, okuyuculardan gelen güzel tepkiler ve edebiyatın iki farklı dalında roman verebilmek. İlk roman yüksek fantezi dalındaydı, sonra şehir fantastiği geldi, şimdi ise bir yeraltı romanı.

Peki edebiyatın farklı dallarında eserler vermenin yarattığı handikaplar oluyor mu?
Bir yazarı yarattığı eserlerin hissinden, kokusundan tanırız. Yazar kendine has sınırların dışına çıkmaz pek. Ben son roman çıkana kadar hep fantastik edebiyat romancısı olarak tanındım. Şimdi yeraltı edebiyatı tarzında bir eser veriyorum ve evet, bu bir kafa karışıklığına neden oldu. Bence yazar hangi dalda istiyorsa o dalda yazmalı. Ben birçok edebiyat dalında roman vermek istiyorum. Çünkü birçok dalı okuyorum ve bu dallarda yazmak beni mutlu ediyor. Hayatla olan kavganı ne şekilde anlatmak istiyorsan o şekilde anlatırsın.

Kitaplarını ne kadar sürede yazıyorsun? Başka bir deyişle bir romanın ortaya çıkması ne kadar sürüyor?
Romanın konusunun ortaya çıkması an meselesidir. Fikir çıkar, şekillenir, sonra onu hissetmeye başlarsın ve yazman gerektiğine karar verirsin. Sonrası onu düzgün bir şekilde anlatma işidir. Bunun spesifik bir süresi yok tabii ki.

Romanın ismi bir hayli ilginç geliyordur okurlara… Nasıl buldun ismi?
“İşeyen Atmaca” romanda geçen ana karakterimizin adı. Asıl ismi değil tabii ki. Daha sonra gizemli bir Kızılderili şefinden aldığı bir isim. Romanlarımda gerçek isimler kullanmamak daha çok hoşuma gidiyor. Önceki romanlarda da böyleydi. Tür yeraltı edebiyatı olunca İşeyen Atmaca ismi de yakıştı sanırım karaktere…

Biraz bize romandan bahseder misin?
Hayat tarafından yumruklanan, şehir ışıkları tarafından nakavt edilen İşeyen Atmaca’nın hikayesi... Yaşadığı kişisel depremin yaralarını sarmak için kendini yollara vuran bir adamın hikayesi. Kimi yerlerde alışılmadık bir gerçeklikte geziniyor roman. Yolculuk ederken hayata dair bizi rahatsız eden ne varsa onlarla kavga edip derin bir nefes almak garanti! Altay Öktem’in deyişiyle “absürt bir manifesto” okuyacak okurlar.

Romanda Kozmik Şakacı adlı bir kahraman var. Kim bu Kozmik Şakacı? Yoksa sen misin?
Her şey bir şekilde yolunda giderken, beklenmedik bir anda hayatımızın merkezinde gerçekleşen 9.0 şiddetindeki depremin mimarıdır Kozmik Şakacı. Yaşadığınız ve kabullenmek istemeyeceğiniz travmaların mucidi, başınıza gelen her türlü felaketin sahibidir. Romanda Kozmik Şakacı’yla bir yanılsama, sadece okurun görebileceği absürt bir karakter olarak karşılaşıyoruz. Kozmik Şakacı’yı, insanların karanlık hayallerinin ve masum rüyalarının çiftleşmesi sonucunda doğmuş rahatsız bir komedyen olarak da niteleyebiliriz.

Bir de Şehvet Cinleri var tabii… Hayatımızdaki rolleri ne?
Şehvet Cinleri insanoğlunun hayatını mahvetmek için dünyaya adım atmış, küçük, pis kokan yaratıklardır. Tanrı Pan’ın İsa tarafından yumruklanmasıyla ölümünün üzerine yeryüzüne fırlayan arabozuculardır. Eski çağlardan beri yeryüzündeler aslında. Ayrılıkların, terk edilmelerin sebebi onlar. Dünyanın her yerindeler. Bir ayrılığın içinde eğer bir aldatılma varsa inanın bunun sebebi onlar. Her insanın bir şehvet cini vardır doğuştan itibaren bizimledirler, bizim bir parçamızdır onlar aslında. Pan’ın azgın ve şehvet kokan ruhundan koptukları ve damarlarında kan yerine şiir ve şarap aktığı için esarete asla gelemezler. Sahiplerini yoldan çıkarmayı ve o biricik tek eşinden koparmayı isterler. Eğer başaramazlarsa zaman içinde ölür giderler.

Roman yolda geçiyor ve romanın ana kahramanın adı da Jack. Jack Kerouac’a bir gönderme var mı? Yoksa tamamen tesadüf mü?
Bir gönderme yok ama tamamen de tesadüf olduğunu söyleyemeyeceğim.

Romanda “kişisel temizlik” diye bir tanımlaman var. Biraz açar mısın bunu, nedir kişisel temizlik? Bir tür içe bakış mı? Kendi kendine terapi yöntemi mi?
Kişisel temizlik için hayatınızın bok gibi olduğunun farkına varmalısınız. Var olduğunu zannettiğiniz ama aslında sizin olmayan o güzel şeyleri bir kenara bırakmalısınız. Ya beyninizde ya da otobanda yola çıkmalısınız. Kişisel temizlik, sizi zincire vuran ne varsa onlardan kurtulmak ve mucizevi şekilde yeniden doğmaktır. Tekrar emeklemeye başlamak ve başlarda belki de kimsenin anlayamayacağı şekilde “agulamak”tır.

Bir sonraki romanın türü ne olacak? Daha doğrusu yeni bir roman yazmaya başladın mı?
Yeni bir roman var. Yeraltından sonra farklı bir tür daha geldi. Yeni romanı çocuklar için yazdım. Yeni yıla yeni bir romanla merhaba diyeceğim gibi görünüyor.