Sapır sapır dökülüyor

Sapır sapır dökülüyor

Akif Akalın
09/04/2018 Pazartesi

Artık dökülüyor… Hem de sapır sapır dökülüyor. Neresinden tutulsa, elde kalıyor.

Eminim sağlıktan bahsettiğimi anlamışsınızdır. Sadece son bir haftanın sağlık haberlerine göz atsanız yeter “sapır sapır dökülüyor” demek için…

Nisan ayının ilk haftasına Sağlık Bakanlığı Bağışıklama Danışma Kurulu üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ın, “aşı reddinin 23 binlere çıktığı” itirafıyla başladık. Oysa kamuoyu bu rakamın 12 bin civarında olduğunu sanıyordu. Durum sandığımızdan da kötüymüş. O kadar ki, artık aşılı çocuklarda kızamık görülmeye başlamış ve Bakanlık bir salgından korkulduğunu itiraf ediyor.

Bu haberler, Türkiye’de 1980’li yıllarda başlatılan bağışıklama seferberliğine bizzat katılmış bir hekim olarak beni gerçekten çok üzdü. Sason dağlarında, ancak katırla ulaşılabilen (katırlar basacakları yerin sağlamlığını hissedebildiğinden tercih ediliyordu) mezralarda ev ev dolaşıp aşılayacak çocuk aradığımız günler aklıma geliyor.

Bu arada ekranlara Adana'da meme kanseri tedavisi görürken ilaç talebi Bakanlık tarafından iki kez reddedilen İlknur Oruç'un ölüm haberi düşüyor. Tedavide kullanılması gereken Herceptin ve Lapatinip isimli ilaçlar için onay alınamamış. Hastanın başvurusu hala Kurul’daymış. Belki Oruç’un ölümünden sonra onay vermişlerdir.

Dökülüyor, hem de sapır sapır dökülüyor…

Yine haftaya “mutat” olduğu üzere bir iş cinayetiyle başlıyoruz. Bu cinayet Nisan ayında gerçekleşecek bin 500 civarındaki cinayetlerin (tespit edilen veya basına yansıyan) ilki. Gülüç’te bir işçi vincin denge kolunun altında yaşamını yitiriyor.

İş cinayetini trafik cinayeti izliyor. Bartın'da 9 (dokuz) yaşında bir çocuk, “okul bahçesinde” manevra yapan servis aracının altında kalarak yaşamını yitiriyor. Yani bir trafik cinayetine kurban gidebileceği en “son” yerde, annesinin babasının güvenerek gönderdiği okulun bahçesinde.

Dökülüyor, hem de sapır sapır dökülüyor…

İş cinayeti, trafik cinayeti… Peki, gıda zehirlenmesi? Gıda zehirlenmesi eksik kalır mı? Hafta bitmeden Ankara’da 30 askerin gıda zehirlenmesi şüphesiyle hastaneye kaldırıldığını öğreniyoruz. Bu da eski deyimle vaka-i adiyeden. Nisan ayı boyunca yaşanacak gıda zehirlenmelerinin ilki. Neyse ki ölüm yok.

Ve haftayı Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çıkan yangınla tamamlıyoruz. Öyle bir yangın ki, akla gelebilecek her türlü ihmal bir araya gelmiş. Fakültelerin ilgili bölümlerinde “vaka” olarak okutulabilir.

Tanıklara göre yangın tüpleri boşmuş ve yangın alarm sensörleri çalışmamış.

İtfaiye ekipleri hastaneyi bilmediğinden hastaların tahliyesinde zorluk yaşanırken, çalışanlar  “maske olmadığından” yardımcı olamıyor.

Panik çıkıyor ve bebeklerin yastık kılıflarında dışarı çıkarılıyor.

Hastane idaresi yangın anında hastanede kaç personel ve hasta bulunduğunu bilmiyor.

Fakat buradan iddia ediyorum ki, hastanenin kayıtlarına bakılsa, bir yangın durumunda kimlerin neler yapacağı, sorumlular, konuya ilişkin her şey dosyalarda vardır. Hatta muhtemelen “yapılmış” yangın tatbikatlarının tutanaklarını da bulabilirsiniz. Bunların hepsinin nasıl “göstermelik” olduğunu bir daha görüyoruz. Oysa bu hastane daha 7 yıl önce “aynı” bugünkü gibi yanmış…

Dökülüyor, hem de sapır sapır dökülüyor…

Dünyanın başka coğrafyalarında belki “7 yıl” içinde gelişebilecek bu olaylar, bizde “7 güne” sığıyor. Boğulmalar mı? Henüz yok. Çünkü mevsimi gelmedi. Mayıs’tan itibaren Adana yöresinden başlayarak kanallarda, sonra Şile sahillerinde suda boğularak yaşamını yitirenlerin öykülerini okumaya başlayacağız. Daha “zamanı” gelmedi.

Ve çaresiz insanlarımız “intihar” ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2014 – 2016 döneminde Türkiye'de 9 bin 479 kişi intihar etmiş. 2017 verileri daha açıklanmamış. En çok 20 – 24 yaş grubundaki gençler intihar ediyormuş. Fakat en acı olan, intihar edenlerin 284’ünün 15 yaşından küçük olması.

Peki, döküle döküle biter mi? Yoksa moda tabirle yukarı çıkabilmek için “dibe vurmak” mı gerekiyor? Henüz dibe gelmedik mi?

Maalesef döküle döküle bitmez. Dip diye bir şey de yok. Battıkça batarsınız. Bu tabloyu değiştirebilecek tek güç işçi sınıfı ve bilinçli sınıf mücadelesidir. Yukarıda sıraladığımız olayların hiçbiri kazara veya tesadüfen olmuyor. Her birinin ardında işçi sınıfın “artık yeter” demeyişi var. Ve maalesef işçi sınıfı masaya yumruğunu vurana dek bunları yaşamaya, çocuklarımızın ve gençlerimizin çaresizlik içinde canlarına kıymalarını seyretmeye devam edeceğiz.