Orhan Gökdemir
Ufalanmış halklar senfonisi
Yayın Tarihi: 23.01.2026 , 23:16 Güncelleme Tarihi: 24.01.2026 , 11:11
Suriye’nin Kürt bölgesi, Esat Suriye’sinin düşmesine benzer bir biçimde birkaç günde düştü. ABD arkasından çekilince SDG kuvvetleri barbar cihatçıların önünde dağıldı. Rojava’dan geriye Kobani adacığı, Haseke ve Kamışlı kaldı. Suriye’de ikinci bir Kürdistan kurma rüyası böylece bitti.
Tepkiler umulmadık bir biçimde zayıftır. Derhal gözler içeriye döndü. Öcalan, "süreç devam ediyor" dedi. SDG’nin, böylece, “doğal sınırlarına” döndüğü de genel kabul görüyor. Demek ki Kürdistan rüyasının zemini pek küçük ve aynı anlamda pek zayıftır. Emperyalist desteğe ve himayeye mecbur bırakan işte bu zayıflıktır.
İçeride DEM Parti ve sol-sosyalist partilerin “Kürt halkının ve ezilen tüm Ortadoğu halklarının yanındayız” başlıklı ortak bildirisine de bu çaresizlik damgasını vurmuştu. Bu kadar sol partinin toplanıp imzaladığı bildiride bölgedeki esas oyuncular, ABD, İngiltere ve İsrail yoktu.
Halbuki hayali yıkan AKP-MHP ekürisi veya emperyalist güçlerin ortak üretimi, “Cihatçı Frankenstein” Golani değildi. SDG’nin sahadaki rolünün bittiğini ilan eden ABD’nin sömürge valisi Tom Barrack’tı. Desteğin çekildiğini ilan eden “Kürtlere muazzam miktarlarda para ödendi, petrol ve başka şeyler verildi. Onlar bizim için değil kendileri için savaştı” diyen Trump’tı. Açık olan şey Suriye’de ikinci bir Kürdistan’a gerek kalmamış olmasıdır.
***
Yıllar önce “Emperyalist işgal altında halklara kalan sadece kendi ‘kederlerini’ tayin hakkıdır” diye yazarken kastettiğimiz buydu. Emperyalistler yüzyıllardır kimliklerle, inançlarla, geleneklerle, sınırlarla oynar, amaçlarına ulaşmak için kullanır. Ajanlarını gönderir, işbirlikçilerine para yağdırır, silahlandırır, kukla yönetimler kurar, darbelere girişir, suikastlar yapar. Halkları birbirine düşürür, kardeşleri birbirlerine düşman eder, kan döker, kan döktürür. Kendi İslam’ını oluşturur, kendi cihatçısını yaratır, kendi devletlerini oluşturur, kendi etnik bölgelerini yaratır.
Bunlar, hep birlikte “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı”nın güncel tezahürleridir. Ortaya çıkışının esası emperyalist işgale karşı direnen halkların bağımsızlığıdır. Bu durumda emperyalizme yedeklenen halkların hakkından söz edemeyiz. İşbirlikçilikte “kader” bulamayız. Kaderimizi emperyalistler belirleyemesin, ilkenin dediği budur çünkü. Emperyalizme direnemeyen halklara kalan sadece kendi “kederlerini” tayin hakkıdır. Tekrarlamış oluyoruz.
Adını koyalım; kederini tayin hakkı ulusların ayrılma hakkıdır. Ancak ayrılma hakkının her zaman işçi sınıfının çıkarına olduğu söyleyemeyiz. Savunmak için bir sorunun cevabına ihtiyacımız var. Ayrılma hakkının kullanılması emperyalizmin zararına mı yoksa yararına mıdır? Yugoslavya parçalandı, içindeki uluslar ayrılma hakkını kullandı. Sovyetler Birliği’nin silindiği topraklarda şimdi onlarca ülke, yüzlerce özerk bölge var. Çekoslovakya bir sabah ortadan ikiye bölündü. Bu ayrılmaların hepsi emperyalizmin yararınadır. Doğu Avrupa, Balkanlar ve Kafkasya’yı kasıp kavuran bu parçalanma, şimdi ülkemizi de içine alacak bir şekilde yayılmış durumda. Ayrılma hakkının, UKKTH, güncel halidir. “Balkanizasyon” diye biliyoruz, esası ulus ufalamadır. Ufalarlar, ulusların içinden yeni uluslar çıkarırlar. Suriye’yi parçaladılar, İran’ı parçalayabilirler. Türkiye’nin parçalanmaması için bir sebep yoktur.
***
Lenin, Rusya, İran, Türkiye ve Çin’deki demokratik devrimlere işaret ediyordu. Ulusal devletler oluşturmak için mücadele eden burjuva-demokratik ulusal hareketlerin uyanışıydı bu. Haliyle “biz programımızda, ulusların kendi kaderini tayin hakkını içeren bir madde bulundurmak zorundayız” diye not ediyordu. Lenin, bu hakkı, tartışılamaz, her şartta geçerli, bir hak olarak tanımlamıyordu yani. Tarihsel ve siyasal, pratik bir gerekçesi vardı. Dünya 20. yüzyılda, Ekim Devrimi’nin sağladığı enerjiyle uluslar açısından oldukça özel bir iklim ortaya çıkarmıştı. Ulusal hareketler işçilerin mücadelesine katkı sağladılar ve haklı olarak önemsendiler.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu örnektir. Sovyetler Birliği’nin sınırlarında ulusal bir hareket ortaya çıkmıştı ve bölgedeki emperyalist oyunları bozmada faydalı bir işlev görüyordu. Türkiye’nin kurulmasının Sovyetler Birliği’nin kurulması ile ortakyaşar bir ilişki içinde olmasını asla rastlantı sayamayız. Meşruiyeti sadece bir ulus devlet girişimi olmasından değil aynı zamanda bu ortaklıktan kaynaklanıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması devrimci ve ilericidir. Burjuva karakterine rağmen ilk sosyalist sistem tarafından desteklenmiş ve onun var oluşuna destek vermiştir.
19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında, Ekim Devrimi’ni hazırlayan koşullarda, ulusal sorun, sınıflar mücadelesinde devrimci bir dinamik olarak var oldu. Ulusal hareketler, emperyalizme karşı, dünya devrim sürecinin önemli bir halkasıydı. Sonra, sosyalist sistem ortadan kalkınca, ulusal hareketler de emperyalizmin elinde bir silaha dönüştü. Demek ki bugünün tayin hakkı, dünün tayin hakkı ile karıştırılmamalıdır. O gün emperyalizme karşı devrimci bir manivelaydı, bugün emperyalizmin elinde karşı devrimci bir maniveladır.
***
Özetle self-determinasyon programının sosyalist olduğu tartışmalıdır. İş sınıfı yönetimdeyse burjuvaziye kendi ulusal devletini kurma hakkının savunulması yersizdir. İşçi sınıfı zayıfsa burjuvazinin programının sosyalistler tarafından savunulması anlamlı değildir.
Kaldı ki ulus devlete ulaşsa da ulusal sorun bir sorun olmaya devam edebilir. Ulusal sorunun ulusal zeminde bir çözümü yoktur. Bu sorun yalnızca sosyalist devrim vesilesiyle, sınıfsal bir perspektifle çözülebilir.
Ulusal hareketler bir vatan peşindedir, amacı ona ulaşmaktan ibarettir. İşçi sınıfı için ise vatan bir mücadele zeminidir. Onun vatanı bütün dünyadır ancak tabii oraya ulaşana kadar bir vatana ihtiyaç duyar.
Demek ki ulusların kendi kaderini tayin hakkı tartışılmaz bir tabu değildir. Bir taktik adımdan teorik bir ilke üretilemez. “Çözüm süreci”nin işaret ettiği gibi bu sorun burjuvazi tarafından da çözüme kavuşturulabilir ve bir mücadele dinamiği olmaktan çıkabilir. Haliyle tüm ulusal istekler ve ayrılma talepleri işçi sınıfı mücadelesi açısından değerlendirilmelidir. Örneğin milliyetçilik bir sınırdır. Ezilen ulus kendi burjuva milliyetçiliği için mücadele etmeye başladığı anda meşruiyetini yitirir.
***
Suriye’nin Kürt bölgesi, Esat Suriye’sinin düşmesine benzer bir biçimde birkaç günde düştü. Çünkü varlığı emperyalist güçlerin bölgedeki varlığına bağlıydı. Suriye’de ikinci bir Kürdistan kurma rüyası böylece bitti.
Haliyle “Pankürdizmin” de sonuna geliyoruz. Üç ülkede büyük Kürdistan ancak Orta Doğu’nun bütünüyle ateşe verilmesiyle mümkündür. İsrail dersleri var. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile mümkün olmuştur ve en çok Yahudilerin ölmesiyle imkân haline gelmiştir. Bakiyesi soykırımcı bir çete devlettir. İnsanlık için hayırlı bir sonuç ortaya çıkmamıştır.
Ayrılma hakkını kullandınız diyelim, İstanbul’u, İzmir’i, Ankara’yı ne yapacaksınız? Böyle bir hayalin, haliyle, büyük savaşlara, kitlesel ölümlere ve organize bir göçe ihtiyacı var. Türkiye en büyük Kürt ülkesidir ve ne yazık Kürt milliyetçiliğine vaat edilmiş bir toprak yoktur!
Ayrılma hakkı için imkân yoktur ama birleşme hakkı hâlâ mümkündür. Kürt ve Türk yoksullarına döneceğiz yüzümüzü ve oradan ilerleyeceğiz. Tarikat kardeşliğiyle, İslam senteziyle, Osmanlıcılık hayaliyle, ABD işbirlikçiliğiyle, bölgesel emperyal heveslerle çözülebilecek bir sorun değil Kürt sorunu. “1000 yıldır kardeştik, kapitalist modernite geldi aramıza nifak soktu” derseniz, kardeşlik yapmış olmazsınız. Hürriyet, cumhuriyet, laiklik düşmanınız olur. Keder kalır geriye.