Orhan Gökdemir
Tarafsız gazeteci olur mu?
Yayın Tarihi: 07.11.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Bizim basın tarihimiz Abdülhamit karanlığında başlıyor. İstibdadın en sert eylemi basını susturmaktan ibaretti. Hamit sansür heyeti kurmuştu, gazeteler basılmadan önce onların denetiminden geçiyordu. Padişahın sağlığından, özellikle burnundan söz etmek ağır suçtu; suikast, hürriyet, millet, vatan, cumhuriyet, Kanuni Esasi, ihtilal, anarşi, sosyalizm, grev, dinamit, yıldız demek yasaktı. “Yıldız niye” diyeceksiniz; oturduğu Yıldız Sarayı’nı çağrıştırıyordu çünkü. Çok korkuyordu ve vehimler içinde kıvranıyordu. Gazetelerin kapatılması, matbaaların basılması ve yazarlarının sürgüne gönderilmesi düzenin olağan işlerindendi.
İşleri 30 küsur yıl böyle yönetti. Gazetecilerin 30 yılı bu baskıyla mücadele ile geçti. Sonra bir avuç gözü kara aydın Hamit’i devirmeyi başardı, 23 Temmuz 1908’de hürriyet ilan etti. İstanbul'da çıkan gazeteler, Hamit’in alaşağı edildiğini görünce, 24 Temmuz’da sansürcüleri içeri sokmama ve gazetelerini sansüre yollamadan basma kararı verdi. Hamit sansürü o gün sona erdi.
O günü, 1948 yılından beri “Basın Bayramı” olarak kutluyoruz. İlk bayramımızın nedeni hürriyetin ilanıdır. Demek ki hürriyetten yana tarafız.
***
1908’de tepelediğimiz istibdat, 12 Mart 1971 Muhtırası ile geri geldi. Bu askeri darbe, 1961 Anayasası ile kapısı aralanan özgürlükleri tepeleyerek basına ağır bir sansür uyguladı. Basın özgürlüğünü “kamu düzeni”, “milli güvenlik” ve “genel ahlak” türü muğlak ifade ve gerekçelerle kalıcı olarak sınırlandırdı. Sıkıyönetim mahkemeleri medya ve yayıncılık faaliyetlerini doğrudan kontrol altına aldı. Sıkıyönetim komutanlıklarına geniş sansür yetkileri verildi, mahkemelerin yanı sıra savcılara da yayınları toplatma yetkisi tanındı. Çok sayıda dergi, gazete ve kitap yasaklandı, toplatıldı. Karşı duran çok sayıda gazeteci, yazar ve yayıncı gözaltına alındı, tutuklandı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, cuntanın uyguladığı baskılar İstibdat Dönemi'ni hatırlattığı için “Basın Bayramı”nı “Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü”ne dönüştürdü. Hürriyet yoksa basın da bayramı da imkansızdır. Demek ki tarafsız kalamayız; 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün, 3 Kasım’ın; bütün gerici darbelerin karşısında olma zorunluluğumuz var.
***
Bir de darbe kutlamamız var! “Çalışan Gazeteciler Günü” bir başka darbenin getirisidir. 27 Mayıs 1960 darbesini yapanlar Menderes iktidarının basına yaptığı eziyetlerin farkındaydı. 1961'de, 10 Ocak’ta yürürlüğe giren 212 sayılı Fikir İşçileri Kanunu gazetecileri bu tür baskılardan korumak için yapılmıştı. Gazeteciler için büyük kazanımdı.
212 sayılı yasa ile basın emekçilerine tanınan hakları kabul etmek istemeyen gazete patronları, yasanın mesleki sakıncalar doğuracağını iddia eden bir ortak bildiriye imza atarak gazetelerini üç gün kapadıklarını duyurdu. Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul ve Yeni Sabah gazeteleridir, not edelim, unutulmasın. “Dokuz patron vakası” olarak basın tarihine geçen bu girişim üzerine gazeteciler direnişe geçti. Patronların boykotunu kırmak üzere bir gazete çıkarmaya karar verdi. “Basın” gazetesi 11 Ocak’ta “Daima Halkın Hizmetindeyiz” manşetiyle yayına başladı, üç günlük patron boykotu süresince halka haber taşıdı. Gazetenin ilk sayısının başyazısında patronlar eleştirilerek şöyle deniyordu: “Gazete çıkarmak çorap fabrikası işletmeye benzemez. Basın bir kamu hizmetidir.”
Bayramdaki “çalışan gazeteciler” esprisi budur. “Boykota karşı çıkan”, “halkın haber alma hakkı için direnişe geçen gazeteciler” anlamındadır.
12 Mart o yasayı da tırpanladı, gazetecileri hak’sız bıraktı. Biz de adını değiştirdik, bayramı dışarıda bıraktık, “Çalışan Gazeteciler Günü” öyle ortaya çıktı. Demek ki hem patronların hem de onların yancısı generallerin tam karşısındayız, mecburuz.
***
12 Mart’ın zifirisi 12 Eylül’de geldi. Artık darbeci generaller daha hırslı, daha gözü karaydı. İlk hedefleri özgür basın oldu. 12 Eylül 1980 faşist darbesi “istibdat”a rahmet okuttu. Burun Hamit’in sınırsız monarşisinin yerine Boyacı Kenan’ın sınırsız monarşisi gelmişti. Sıkıyönetim ilan edildi, basın sıkıyönetim komutanlıklarının denetimine verildi. Birçok gazete, dergi ve yayınevi kapatıldı, gazeteciler gözaltına alındı, yargılandı ve hapse atıldı. Korkutulan basın-yayın organları generallerin gazabından korunmak için sansürü içselleştirdi, otosansüre dönüştürdü. Gazetelerin çoğu darbeyi destekledi, sıkıyönetim bülteni gibi yayın yaptı.
Generaller tarafından hazırlatılan ve oylatılan 1982 Anayasası, temel hak ve özgürlükleri sınırlandırıyor, basın ve ifade özgürlüğünü tahrip ediyordu. 24 Temmuz’da kazandığımızı 12 Eylül’de kaybettik. Generaller basının üzerine pisledi, Turgut Özal özelleştirmelerle tüy dikti. AKP ortalıkta biriken pisliği ve tüyü kamulaştırdı, parti medyasına dönüştürdü.
Bugün o basından geriye kalanlar, bütün motivasyonu kamu kaynaklarını yağmalamak olan bir avuç arsız patrona rehin bırakılmış durumda. Onlar kendilerine rehin bırakılan bu şeylerle iktidar partisi propagandası yapıyor, karşılığını ihale olarak alıyor. İçinde debelenip duran basın emekçileri de bütün bu pisliğin ortasında tarafsız olması gerektiğine inanıyor.
***
İşte tarihinin söylediği ortada; devrimin basına, karşıdevrimin propaganda bültenine ihtiyacı var. Haliyle karşıdevrimle, sermaye düzeniyle, gazetecilik mesleği arasında bir karşıtlık var. Ne diyordu meslektaşlarımız 1960’lı yılların başında? “Gazete çıkarmak çorap fabrikası işletmeye benzemez. Basın bir kamu hizmetidir.” Bu durumda çorap fabrikası gibi işletilen şeye artık basın diyemeyiz. Özgürlükten yanaysak sermayenin karşısındayız. Sermayenin karşısındaysak halkın, işçi sınıfının saflarındayız.
Hürriyetten, cumhuriyetten, ilerici olandan, sınıftan, halktan yana olmayan gazeteci sermayenin ve gericiliğin yanındadır, çürüyenden taraftır.
Gazetecinin halka doğruları söyleme mesleği olması boşuna değil. Gazeteci halkın ve devrimin hizmetkarıdır. “Basının bir kamu hizmeti olmasının” tercümesi bundan ibaret.
Bizim “İletişim Emekçileri Ağı” gazetecileri taraf olmaya çağırdı bir iki gün önce. “Tarafsız gazeteci olmaz, tarafsızsa gazeteci değil, sermayenin hizmetkarıdır” dedi.
Taraf olmayan bertaraf olur; özeti budur. Gazetecinin yeri sınıfının yanıdır. Sınıfa, halka dayanmayan, örgütlenmeyen, taraf tutmayan basın artık imkansızdır.
***
Peki, tarafsız gazeteci olur mu? “Burun” hep bildiğiniz burun, korku “yıldız”dan bize bakıyor. Hasta adam “bitkin”, düştü düşecek. Gazeteciye de “hürriyet”, “vatan”, “cumhuriyet”, “Kanuni Esasi”, “ihtilal” ve “sosyalizm” gerek!