Orhan Gökdemir
Ayamama ile Cendere arasında
Yayın Tarihi: 17.10.2026 , 00:23
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Başakşehir’den Bakırköy’e doğru İstanbul’un derelerinden biri akar. Başakşehir sınırları içerisinde doğar, Küçükçekmece sınırlarını geçerek havaalanı kavşağına ulaşıp yolunu Bakırköy’e çevirir, Ataköy yakınlarından denize dökülür. Ayamama Deresi’dir adı. Aya “hacı”, Mama da “anne” demek. Eskiden, etrafı bağ-bostanmış. Şimdi sadece bir beton çölü. Sağcı-piyasacı Turgut Özal başlattı Ayamama kıyısında bu betonlaşma modasını. Önce medya kuruluşlarını taşıdılar dere kenarına. Sonra hastane, kumarhane ve otelleri bu hat üzerine taşımayı planladılar. Kumar işi Ömer Lütfü Topal olayı ile patlayınca yasaklandı, onun yerine birbirinden şekilsiz, birbirinden ucube alışveriş ve iş merkezleri, oteller, ne idüğü belirsiz yüksek binalar yükseliyor şimdi.
Adının kökeni konusunda rivayet muhtelif. Bir görüşe göre adın sahibi aynı adlı bir Ortodoks azizi. Peygamber İsa'nın annesi Meryem'i işaret ettiğine, Kutsal Anne, inananlar da var. Aynı kapıya çıkar sonuçta, aynı denize dökülür hepsi.
Liseyi bitirdikten sonra kıyısındaki bir çiftlikte çalıştım teknisyen olarak, lojmanında kıyısındaki kurbağaların seslerinin eşliğinde uyudum. Verimli tarım alanlarıyla çevriliydi. Üstünde pek çok tarihi köprü ve Bizans döneminden kalma ayazmalar vardı. 1950'li yıllarda İstanbul'a göç başlayınca derenin çevresi de kuşatılmaya başlandı. Buralarda fabrikalar kuruldu, atıkları dereye yönlendirildi, suyu kirletildi. Yatağı değiştirildi, yeni yollara ihtiyaç vardı. Sonra üstü kapatıldı, görünmez oldu. Artık köprülere de ihtiyaç yoktu. Papaz Köprüsü ve Çobançeşme Köprüsü geriye kalanlardır.
Papaz Köprüsü 16. yüzyılda Mimar Sinan tarafından inşa edildi. Dere hala altından akıyor ama özellikle aramıyorsanız görmeniz mümkün değil. Beton şehir örtmüş üstünü. Çobançeşme Köprüsü’nün ise dere ile bir bağı kalmadı çünkü dere yatağı değiştirildi. Ortalıkta öylesine duruyor şimdi. Doğu Roma İmparatorluğu zamanında inşa edilen ilki yıkılmış, Mimar Sinan tarafından altı kemerli olarak yeniden inşa edilmiş. Kervanlar Topkapı surlarından çıktıktan sonra bu köprüden geçip Küçükçekmece ve Büyükçekmece köprülerini aştıktan sonra Haramidere’deki köprüye doğru ilerlerdi. Bu eski İstanbul-Edirne yoludur.
***
Papaz Köprüsü 2009’daki selde hasar gördü. Biraz onarılıp ayakta kalması sağlandı, olup bitenlerin tanığı. O yıl kıyısındaki yağmaya, talana daha fazla dayanamayan dere taştı. Sel olup önüne ne çıktıysa sürükleyip götürdü. Götürdükleri arasında 7 tekstil işçisi kadın da vardı. İkitelli TIR parkında uyuyan 6 şoför uykularında can verdi. İkitelli ve Halkalı‘da 8 ceset daha bulundu sonra. İki günde 31 can yitip gitti o taşkında, yüzlerce araç su altında kaldı. Sorumlusu olan AKP’liler çıktı selden sonra, dere yatağında yapılaşmaya izin verenin CHP’liler olduğunu söyledi.
Şimdi yolunuz düşer de dereye paralel ilerleyen Basın Ekspres Yolundan geçerseniz sağa sola bir bakın. Burası AKP’nin Yeni Türkiye’sidir işte. Alabildiğine yüksek, alabildiğine çirkindir binalar. Basın çoktan çekip gitmiştir. Üçüncü köprü şeyinden sonra bu yolu aşıp herhangi bir yere ulaşmak mümkün değildir. Hatta kıyısındaki AVM’lerden biri gemi şeklindedir. O selde yüzmesine az kalmıştı, hatırlıyorum. Olmaz sanıyordum, daha çirkinlerini yapmayı başardılar sonra.
***
Daha aşağılardaki Cendere Deresi’nin en eski ismi “Barbisos”tu. Terkos Gölü'nün doğusundaki bir kaynaktan doğar, Eyüp ve Sarıyer ilçelerinden geçerek Kâğıthane'de Haliç’e dökülürdü. Bir iddiaya göre derenin içinden geçtiği vadinin yapısal olarak dar, dik ve sıkışık bir boğaz oluşturması nedeniyle buraya “cendere” denilmeye başlandı. Osmanlı döneminde dere kenarında kurulan kâğıt fabrikaları ve imalathaneler sebebiyle Kâğıthane Deresi’ne dönüştü sonra. Şimdiki Cendere Vadisi o nehrin yatağıdır.
Tıpkı Ayamama gibi Cendere’nin kıyıları da geniş çayırlarla kaplıydı. Bu çayırlarda saraylılara ait atlar otlatılırdı. Aynı zamanda İstanbul halkı için bir mesire yeriydi. Derede kayık gezintileri yapılırdı. Yirmisekiz Mehmet Çelebi, Avrupa gezileri sırasında gördüğü konakların benzerlerini buraya yaptırmış, Paris'teki Tuileries Sarayının bahçesine benzetilerek yapılan Sadabad Bahçeleri ile Lale Devrinin kapısını aralamıştı. Patrona Halil seli geldi, kıyısında ne varsa yıkıp geçti. Sonra, 1950’li yıllarda yoksulların seli geldi. Kıyısındaki semtler bu selde oluştu. Sonra derede su yerine pislik akmaya başladı, dere de aktığı Haliç de karardı. Derenin üstünü kapattılar kirlenince, yağışlı mevsimlerde yatağına sığmayarak taşması, çevresindeki yerleşimleri basması o tarihten sonra.
Daha sıkı kapattılar çözüm olsun diye. Sonra büyük sermaye koştu geldi. Bugünkü tuhaf halini öyle aldı Cendere Vadisi. Artık tanınmayacak haldedir.
Ayamama ile Cendere arasında birkaç şehir büyüklüğünde bir şehir yarısı var şimdi. Bu iki dere bir beton denizi tarafından kuşatıldı. Gerisinde, gözlerinde, Terkos Gölü’nü ve Kuzey Ormanlarını içine alan bölgede büyük bir yağma devam ediyor. Kısa bir süre sonra doğdukları yerlere de beton dökülecek, konut yapılacak, alışveriş merkezi inşa edilecek. Şehir büyüyecek, sular akacak yer bulamayacak, şehri sürükleyip götürmekten başka yol kalmayacak….
***
Hikâyenin geriye kalan kısmının kökleri ise Bizans’ta değil bizde. Özallı yıllarda başlıyor her şey. Büyükşehirlerde, içme suyu havzalarını besleyen derelerin her iki yanında 100 metrelik bir yapı yaklaşma mesafesi ya da yapı yasağı bulunuyordu. Bu alanlar imar planlarında yeşil alan olarak ayrılıyor ve yapılaşmaya izin verilmiyordu. Yasak, 1988'de, Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde kaldırılarak dere kıyıları imara açıldı. Sonra karar iptal edildi. AKP iktidara geldi, 2013'te 100 metrelik yapılaşma mesafesini 10 metreye düşürdü, Özal geleneğidir. Böylece yapı yasağı olan 90 metrelik alan imara ve yapılaşmaya açıldı. Yurttaşlarımızın ölümünden sel değil bu kararı alanlar sorumludur.
***
Şehri oluşturan iki küçük yarımadadaki yaklaşık 168 derenin hikayesi saklı bu kısa tarihte. Bu derelerin büyük bir kısmı yapılaşma, imar faaliyetleri ve yeraltına alınma çalışmaları nedeniyle silindi, caddelerin altındaki kapalı kanallara dönüştü. Ama yatakları hala orada. Vakti gelince taşıyor, yatağını dolduruyor, geri alıyor.
Bunlardan biri olan Cendere taştı iki gün önce, yatağını doldurdu. Ama o yatakta artık geniş yollar, AVM’ler, oteller, konutlar ve otoparklar vardı. Hepsi sular altında kaldı.
Birkaç on yıl önce “Yeşil Vadi” diye anılıyordu, İstanbul’un önemli ekolojik alanlarından olduğuna inanılıyordu. 2006 yılında onaylanan Çevre Düzeni Planı’nda yeşil alan olarak tanımlandı. Üç yıl sonra üzerine bir de Eğitim ve Teknoloji alanı yapmaya karar verdiler. Yağma öyle başladı. Takip eden üç yılın sonunda Kadir Topbaş’ın yönettiği İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nden geçen kararla vadiyi kentsel dönüşüm alanı ilan ettiler. Vadi “silikon vadisi” olacaktı. Sonra AKP’ye yakın şirketler koştu geldi, “boş ver silikonu milikonu beton dökelim gitsin” dediler. Artık beton vadisidir.
İki gün önce su basan AVM’ler, konutlar, yollar işte böyle ortaya çıktı. O derenin yatağını işgal edenler ise halk değil, irili ufaklı holdingler, inşaat şirketleri. Tamamı iktidara yakın, tamamı iktidarın korumasında.
***
“Sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman!
Vatan ki; bu insanların evidir.
Sevgilim, onlar vatana düşman..!”
İşte buradayız. Oysa yasalar açık, Türk Medeni Kanunu ve Kadastro Kanunu’na göre aktif dere yatakları kamu malıdır, halkındır. Demek ki bu alanlar özel mülkiyete konu olamaz, alınıp satılamaz, tapulanamaz, üzerlerine yapılar yapılamaz. Buralara yapılan bütün yapılar kaçak, usulsüz ve hukuksuzdur; ranta, yağmayalı dayalı düzeninin şehre ekledikleri urlardır.
Derelerle barışık bir düzen kuracağız öyleyse. Suyla, yağmurla, börtü-böcekle, en önemlisi toprakla el sıkışacağız. Üzerine halka rağmen dikilmiş ne varsa el koyacağız ve yıkacağız; oraları yeniden vatan yapacağız. Yıkmaya Ayamama ve Cendere kıyılarından başlayacağız. Yeryüzünün en sade, en anlaşılır siyasi programıdır.