Orhan Gökdemir
İnsanlığın çukurunda rövaşata
Yayın Tarihi: 09.10.2026 , 21:40 Güncelleme Tarihi: 10.10.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Cumhuriyetin 100. yılıydı, Galatasaray ve Fenerbahçe’nin Süper Kupa karşılaşmasının Suudi Arabistan’da oynanmasına karar verdiler. Sultanatı ve hilafeti alaşağı eden Cumhuriyet adına düzenlenen organizasyon için o Sultanın topraklarında filizlenen çakma bir krallığın topraklarını uygun görmüşlerdi. Bu vesileyle Cumhuriyetin ölüsünü tokatlamak istedikleri tartışmasızdır.
Fakat karşılaşmadan önce kan uyuşmazlığı başgösterdi. Suudiler oyuncuların Mustafa Kemal ve Cumhuriyet temalı tişörtlerle sahaya çıkmasını istemiyordu. Kriz çıktı, maç iptal edildi, takımlar Türkiye’ye geri döndü. İnançları veya mezhepleri tişörtlerde portre olmasına engeldi, öyle açıkladılar. Ayrıca “yurtta sulh, cihanda sulh” yazılı pankartlar Suudilerin Siyonistlerin icra ettikleri Filistin soykırımında taraf gibi görünmesine yol açabilirdi. İsrail’in üzülmesini istemiyorlardı. Fakat bu tartışma yaşanırken olayın gerçekleştiği statta devasa bir Ronaldo pankartı sallanıyordu. Tepkileri Mustafa Kemal’in portresineydi.
Suudilerde de inançlarında da bir sorun yok, zaten ne olduğu biliniyor. Sorun Suudi hayranı AKP iktidarında. Bu nevzuhur, yeni icat, Osmanlı sempatizanları hayallerinin dinle gerçekleşeceğine inanıyor. O dinin tapusu da Suudilerde. Üstelik dini tapulamakla kalmadılar, altlarından petrol de çıktı, dinleri gani petrodolarları sınırsız. Haliyle etraflarında bir Sünni ittifak kurmak, topraklarını çulsuz Yemenlilerin saldırılarından korumak şart. Üstelik bu kirli ittifakı meşruiyet halesine büründürmek te kolay; yandaş gazetelerin "Mekke’yi korumaya gidiyoruz", "Kâbe’yi yine biz savunacağız" diye böğürmeleri bundan. Halbuki savundukları tek şey petrodolarlar, İsrail ve ABD çıkarları. Suudi topraklarında petrodolarsız inanç olmaz, yeşermez, imkansızdır.
***
Nedir Suudi inancı? Petrol ve Muhammed ibn el-Vahhab…
Yıl 1744. Reformist din âlimi Vahhab, hedeflerine ulaşmak için güçlü bir kabile lideri olan Muhammed bin Suud'un himayesine ihtiyaç duyuyor. Anlaşıyorlar. İttifaktan her iki taraf da fayda sağlıyor. Vahhab inancını yayıyor, Suud da etki alanını genişletiyor. Vahhabilik böyle ortaya çıkıyor. Esası “sade” bir çöl İslamı'dır.
Alim var, kabile var, yeterli buluyorlar, Muhammed Bin Suud o yıl Suud devletini ilan ediyor. Sonra Yemen’e, Umman’a, Suriye ve Irak’a saldırılar düzenliyor. Sebep? Din tabii ki. Abdül Vahab “çapul nerde olsa alınız” buyuruyor, dinin gereğidir, yağmalamak şarttır. Bugün dünyanın başına bela olan Vahabilik o günlerin bakiyesidir.
1765’te ailenin başına Abdülaziz geçiyor. 1802’te 10 bin çapulcusuyla Şiilerce kutsal sayılan Kerbela şehrine saldırıyor; Hüseyin’in türbesini tahrip ediyor, iki bin kişiyi öldürüyor, şehri yağmalıyor. Kerbela saldırısı Osmanlıları ve Mısırlıları uyandırıyor fakat. Hırslı Abdülaziz’in ipi 1803’te çekiliyor, Osmanlı-Mısır ordusu Suudi topraklarına el koyuyor. Direnmeye çalışan ailenin reisi Abdullah Bin Suud kısa zamanda yakalanıyor, İstanbul’a gönderilip idam ediliyor.
Mısırlıların elinden kurtulmayı başaran torun Türki Bin Abdullah, 1818’de başkenti Riyad olan yeni bir Suud Devleti kuruyor. Türki, kuzeni Mishari Bin Abdülrahman tarafından 1834 yılında öldürülüyor. Kuzen de bir süre sonra Türki Bin Abdullah’ın oğlu Faysal tarafından tepeleniyor. Yani “aile” dediysek sözün gelimi. Üzerine Mısırlılar bindirince Faysal tekrar hapse boyluyor. İkinci Suud devleti de 1865’te tarihin çöplüğünü boyluyor.
Faysal’ın oğlu Abdülaziz İngilizlere yanaşarak ilerledi, 1932’de kendisini “Suudi Arabistan Kralı” ilan etti. Fakat çölde kral olsan ne yazar, kimse ciddiye almadı. Amerikalı madenciler 1938’de Suudi Arabistan'da petrol yatakları bulunca başladı asıl hikaye. Bu keşif Vahhabilik için Muhammed ibn el-Vahhab’tan daha büyük bir etki yarattı. Sınırsız Petrol geliri Ortaçağ artığı bu ucube yapıyı bir zombiye dönüştürdü. Böylece bugünün ARAMCO icadı petrol türevi Amerikancı İslam’ı ortaya çıktı.
O günden bu yana adı geçen bütün Suudi kralları Abdülaziz’in soyundan gelenlerden oluşuyor. Çok evlendiler ve çok çocuk yaptılar. Yasama, yürütme ve yargı fonksiyonları kralın elinde. Geriye kalanlar usulünce aile üyeleri arasında dağıtıldı. Ailenin kalabalık olması krallığın önemli noktalarını aile üyelerinin tutmasına ve yönetimin her kademesine ailenin hâkim olmasına olanak sağlıyor. Şöyle söyleyeyim; 7 bin prens var ülkede. Abdülaziz’in 200 erkek çocuğu ülkedeki yönetim mekanizmalarının başında. Yani bir ülkeden veya bir devletten çok bir aile şirketinden söz ediyoruz. Karmaşık bir Arap-Amerikan şirketi bu. Esası kutsal topraklara çukur kazıp petrol çıkarmaya ve geri dönen petro-dolarları paylaşmaya dayanıyor. Çukur devletidir.
***
Birinci Dünya Savaşı yıllarında “Arabistanlı Lawrence” nam Thomas Edward Lawrence adlı İngiliz ajanı, Arapları Osmanlıya karşı ayaklandırmakla görevlendirildi. Bu amaçla 1916’da çölün yolunu tuttu. Görevi, Osmanlı hâkimiyetindeki Arap topraklarında isyan çıkartmaktı. Mekke şerifi Hüseyin bin Ali’nin oğlu Emir Faysal komutasındaki düzensiz birliklerle Osmanlı ordusuna karşı gerilla mücadelesi başlattı. Suud ailesine İngiltere’den bol para yağdı, silah, cephane, teçhizat ve levazım malzemesi aktı. İngilizlerin eğitip donattığı Suudi çeteler Osmanlı ordusunu karşılaştıkları her yerde perişan etti. Böyle böyle Osmanlılar Arap topraklarından Anadolu’ya doğru püskürtüldüler. Kutsal topraklarda artık İngiliz askerleri boy gösteriyordu.
Ülkemizdeki şu meşhur “Araplar bizi arkadan vurdu” sayıklamasının esası bu. Bizi arkadan vuran Araplar değil Suudi ailesidir. Yani Suudiler bizim de çukurumuzdur.
***
Abartı içermiyor, İslam gerçekten de dünyevi bir dindir. Tarihi boyunca en belirgin hedefi dünyevi iktidardı, haliyle inançları da kitapta durduğu gibi durmuyordu. Muaviye döneminde Mekke ve Medine içki sofralarıyla ünlüydü. O sofralara her türlü müzik de eşlik ederdi. Emevi halifelerinin çoğunun içkiye düşkün olduğu kaynaklardan anlaşılıyor. Emekli Müftü İhsan Özkes, CHP’ye biat ettiği dönemde yazdığı kitabında hangi halifenin haftada kaç gün içtiğini ayrıntılarıyla anlattı. Demek, bugün kutsal ilan edilen pek çok şey o günlerde sıradan kabul ediliyordu. Din de sıradan bir devlet işiydi. Unutulmasın, şeriat kalabalıklar içindir. Devleti yönetenler ise “şeribül leyli ven nehar”dı, şimdi müptela demeyi tercih ediyoruz. Kabe’yi yakıp, kutsal kara taşı götürüp kıranlar da müslümanlardı, henüz bunların üstüne kutsallık örtüsü serilmemişti. Örtü zamanın işidir. Din saltanata dönüştükçe, İhsan Özkes’in kitabının adıdır, kutsallık örtüsü de genişlemiş her şeyin üzerini kaplamıştır. Çukurun kutsallığana öyle ulaşıyoruz.
***
Sünni cephe-din kardeşliği falan diyorlar ama orası da epey tartışmalı. Suudi Arabistan’da imam, müezzin gibi din görevlilerine devlet bütçesinden maaş ödenmiyor örneğin. Çünkü Allah için yapılan işlerin karşılığında para alınması ayıp sayılıyor. Onlarda “Diyanet İşleri” de, türbe ve yatır da yok. Çünkü böyle şeyler cahiliye döneminden kalma gericilik ve putperestlik sayılıyor. Sakal-ı Şerif, Hırka-i Şerif gibi kutsal eşyaları da yok Suudilerin. Hâlbuki bunların membaında oturuyorlar. Daha fenası Suudilerin kız öğrencilerin eğitim gördüğü İmam Hatiplere şaşı bakması. Olmayacak duaya amin demiyorlar yani. Tam ters yönlernde ilerliyoruz şimdi. Biz eski Suudi Arabistan olma yolunda ilerlerken Suudiler eski Türkiye olmak için reform yapıp duruyor.
Cumhuriyetin 100. yılında bizimkilere din öğretmeye kalkışmaları da dini Osmanlıların elinden silah zoruyla sökerek almalarından. Osmanlılar hilafet tasladıkça Suudiler onlara nanik yaptılar. Mevalinden halife olmayacağını biliyorlardı çünkü. Dedik ya, membaında oturuyor adamlar, onlardan iyi bilecek halimiz yok!
***
Dönelim bugüne; Suudi Arabistan toprakları mutlak monarşi denilen Ortaçağ kaçkını bir rejimin tasallutu altında. Suudiler, içinden petrol çıkan çukurlarını korumak istiyor. Dün İngilizlere yedeklenerek yapıyorlardı bunu, şimdi İsrail ve ABD’nin yedeğindeler. Fakat fazla yedeklenmiş olacaklar ki Trump uyarmak zorunda kaldı. Dedi ki özetle, “Suudi Arabistan’ı koruyoruz. Onlar zengin diyebilirsiniz. Ve Kral Selman’ı seviyorum. Ama ona dedim ki ‘Seni koruyoruz, biz olmasak orada iki hafta bile duramazsın. Onun için ödeme yapmalısın.’” Her kelimesi doğrudur, varlıkları ABD’nin korumasına bağlıdır.
Ama petrodalarları arttıkça yayılmak istiyorlar bizim nevzuhur Osmanlılar gibi. 2015’te etraftaki uydurma Arap devletlerini de yanına alarak Şii diye Yemen’e saldırdı. O gün bugündür çoluk çocuk on binlerce sivili öldürdü, on binlercesini yaraladı. Bir de ekonomik ablukaya aldılar ülkeyi, on binlercesi de açlıktan, ilaçsızlıktan öldü. Yerleşim alanları, pazar yerleri, camiler, cenazeler, düğünler, vurmadıkları, bombalamadıkları yer yok. Tecavüz, işkence, kaybetme gibi savaş suçlarının bini bir para. Amerika’nın arkasına saklanarak, din adına yapıyorlar bunları.
Petrol çıkıyor kutsal toprakların altından. O petrolden arta kalan petrodolarları gasp eden bir aile şeriat ihraç ederek, cihatçı katilleri besleyerek, silah vererek dünyanın geri kalanını zehirliyor. Bölgede utanılası ne kadar iş varsa Arabistan yarımadasının ortasındaki o çukurdan yeryüzüne yayılıyor. Din ve petrole dayalı bir krallıktır, zifiri karanlıktır; Suudi Arabistan insanlığın çukurudur.
Biz de o çukuru çulsuz Yemenlilerden korumak için yoksul halkın çocuklarını göndermeye karar verdik sessiz sedasız. Din adına ama petrolarların, İsrail’in ve ABD’nin hatrına. Suudiler gibi biz de çukurdayız, debeleniyoruz, düşecek yeni çukurlar arıyoruz.