Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Oğuz Oyan

Oğuz Oyan

Maksat, siyasetin tepesine sorumluluk yüklememek

Borsa manipülasyonlarını önlemekle yükümlü SPK gibi bir kurumun başkanını ve yönetimini belirleyen bir Cumhurbaşkanı, salt aşırı yetkili olmak bakımından eleştirilemez. Borsa İstanbul (BİST) örneğin, TVF bünyesindedir ve TVF’nin yönetim kurulu başkanı da 2018’den bu yana Cumhurbaşkanıdır!

Yayın Tarihi: 28.09.2026 , 23:47 Güncelleme Tarihi: 29.09.2026 , 00:02

AKP siyasetçileri ve yandaşları koro halinde iktidarlarını “Fon Krizi” skandalının dışında ve üzerinde tutma misyonuyla çırpınıp duruyor. Kimse bu krizin siyasetçiler ve bürokratlar tarafından hafife alınmasaydı bu boyuta ulaşamayacağından bahsetmiyor; siyasetçi ve kurumsal yetkililerinin gözleri önünde gelişen bu vurgun sürecine adı karışan önemli isimlerin ifşa edilmesinden özenle kaçınılıyor. “Ucu nereye kadar giderse gitsin” basmakalıp ifadesi bir anlam ifade etmiyor veya anlamının tam tersini yani olayın ucunun bir yerlerde bağlanması gerektiği ima etmiş oluyor. AKP içinden yükselen seslere bakılırsa, yoldan çıkanların Erdoğan tarafından falakaya yatırılması mecazi çağrısını yapan Şamil Tayyar gibi isimlerden AKP yapısının toptan yenilenmesini talep edenlere, fon yatırımının getirisi dört ayda şimşek hızıyla “arş-ı alâya” ulaşan AKP Genel Başkanı Yardımcısı ve eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya’nın istifasını yeterli görenlerden onun adını ve istifasını bile anmadan konu hakkında açıklama yapabilen AKP sözcüsü Ömer Çelik’e kadar uzanan geniş bir heyetten bahsediyoruz. Nitekim, olaya karışan veya Ponzi tarzı bir manipülasyon sistematiğinin oluşmasına seyirci kalan iktidar siyasetçilerinin/bürokratlarının mal varlıklarının dondurulmasından, savcılıkça ifadeye çağrılmasından, yurt dışı çıkış yasağı konulmasından bile söz edilemiyor. Olayın 17-25 Aralık skandalında dört bakanın “başbakanı rahatlatmak adına” istifaya zorlanmaları ve sonra meselenin buzdolabına konulması vakasının ötesine geçmeyeceği akla geliyor.

“Fon/Ponzi krizi” patladığından bu yana birçok kişi yazdı, konuştu. Ben de yakın bulduğum TV kanallarını kıramayarak birçok kez yorum yaptım. Şimdiye kadar çok iyi yazılmış değerlendirmeler de okudum. Konunun teknik ve hukuki boyutunun gerçi daha çok deşilmesi gerekiyor ama bu alanda yeterli veri/bilgi birikti. Hatta -iktidarın gündeminde olmasa da- adil çözüm önerilerinin nasıl oluşturulabileceği konusu dahi epey işlendi. Bu nedenle burada konuya başka bir açıdan, 2017 Anayasasıyla girilen Başkancı sistem açısından ve krizin sistemik nedenleri üzerinden yaklaşılacak.

Süper yetkili ama sıfır sorumlu bir cumhurbaşkanı figürü

Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi (CYS) 2017’deki kapsamlı Anayasa değişikliği ve ona bağlı olarak 2018 seçimlerinden sonra çıkarılan bir dizi kararnameyle oluşturuldu. Cumhurbaşkanının yetkileri saymakla bitmez ama burada atama yetkilerinin geniş kapsamına değinmekle yetinelim. Anayasanın yeni 104. maddesinin 9. fıkrasına göre, Cumhurbaşkanı "Üst kademe kamu yöneticilerini atar, görevlerine son verir ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenler". İşte o kararnameler, 10 Temmuz 2018 tarihli "Genel Kadro ve Usulü Hakkında Cumhurbaşkanı Kararnamesi" başlıklı CBK-2 ile "Üst Kademe Kamu Yöneticileri ile Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Atama Usûllerine Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi" başlığını taşıyan CBK-3'tür. Buradaki ilgi alanımız açısından daha önemli olan CBK-3'ü biraz açabiliriz. Kararnamenin kapsamı ve atama usullerine madde 1 ve 2’de yer verilmiş ve ekli I ve II sayılı cetvelde yer alan kadrolar, pozisyon ve görevler tek tek sayılmıştır.

Kararnamede "üst kademe kamu yöneticisi" kapsamının çok geniş tutulduğu görülmektedir. Bunu "atama usulü"nü düzenleyen fıkrada (m.2/2) anılan ekli (I) ve (II) sayılı cetvellerdeki listelerin uzunluğu hemen ele vermektedir. (I) sayılı cetvelde toplam 75 makam sayılmaktadır; ancak bunlardan sadece 45'i tekil atamalara ilişkin olup 30'u çoğul atamalardan oluşmaktadır. Tekil atama denilince, burada esas olarak başkan (istisnaen MGK Genel Sekreteri, Sayıştay Başsavcısı) atamaları kastedilmektedir. Çoğul atamalar denilince, başkanlar, başkan yardımcıları, üyeler, valiler, büyükelçiler, daimi temsilci/delegeler, rektörler, bakanlıkların teftiş kurulu başkanları gibi birden çok kişiyi ilgilendiren pozisyonlar anlaşılmalıdır. Böylece yüzlerce pozisyona üst kademe yöneticinin ataması doğrudan Cumhurbaşkanınca yapılmaktadır. Kaldı ki, (II) sayılı cetvelde yer alan çok daha kalabalık bir alt dereceden üst kademe yönetici pozisyonuna atama da ancak Cumhurbaşkanı onayıyla yapılabilmektedir; burada, bazı kurumlar açısından daire başkanlarına kadar inildiği görülmektedir. (O. Oyan, “Yeni Anayasa ve Yeni Devlet Yapılanması”, Çalışma ve Toplum, Birleşik Metal-İş Dergisi, Şinasi Yeldan Özel Sayısı, 2019/1, s.105-125).

Ama atama yetki alanı genişliği Temmuz 2018’de dondurulmamıştır. CBK-3 örneğin bugüne kadar çıkarılan 34 CBK ile değişikliğe uğratılmış, bu bağlamda cetvellere bir de kimi makamların görev sürelerini belirleyen III sayılı cetvel eklenmiş, I sayılı cetvelde sayılan 75 makam sayısı ise 111’e çıkarılmıştır. I sayılı cetvele yakından bakılırsa, bir kere Cumhurbaşkanına bağlı başkanlık, kurum, ofis ve kurul başkanları ve yöneticileri (Devlet Denetleme Kurulu başkanı, Diyanet İşleri, MİT dahil); Türkiye Varlık Fonu (TVF) başkan ve yöneticileri; TMSF başkan ve üyeleri; Özelleştirme İdaresi başkan ve yardımcıları, bakan yardımcıları, TRT, TCMB başkanı ve Para Politikası Kurulu üyeleri; sayıları 11 olan Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar (SPK, BDDK, Kamu İhale Kurumu, RTÜK, Rekabet Kurumu) başkan ve üyeleri; büyükelçiler; valiler; YÖK üyeleri; rektörler; TÜİK; Gelir İdaresi başkan ve yardımcıları; genel müdürler; SGK Başkanı ve YK üyeleri; kamu bankaları dahil olmak üzere KİT yöneticileri, vs., vs..

Bir başka değişim de şudur: 2018 öncesinde ikili-üçlü atama kararnameleriyle (bakan-başbakan/bakanlar kurulu-cumhurbaşkanı) ataması yapılan birçok üst kademe kamu yöneticisi artık tek imzalı CB Kararnamesiyle yapılmaktadır. Dolayısıyla, liyakata göre atama yapılabilmesinin tüm fren-kontrol düzenekleri devreden çıkarılmıştır. Siyasal referanslara ve sadakat ilişkilerine dayalı bir keyfi atama düzeneği kurulmuştur.

Dolayısıyla, Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğu sadece yürütmenin tepesindeki tek seçilmiş organ olması ve aynı zamanda -bize göre Anayasaya aykırı olarak- iktidar partisinin genel başkanı olmasından ileri gelmemektedir. Bunların ötesinde, tüm üst bürokrasinin ve denetleme/düzenleme/regülasyon kurumlarının (SPK, BDDK, DDK, BİST, vd.) tek seçici organı olmasından da kaynaklanmaktadır. Örneğin borsa manipülasyonlarını önlemekle yükümlü SPK gibi bir kurumun başkanını ve yönetimini belirleyen bir Cumhurbaşkanı, salt aşırı yetkili olmak bakımından eleştirilemez. Borsa İstanbul (BİST) örneğin, TVF bünyesindedir ve TVF’nin yönetim kurulu başkanı da 2018’den bu yana Cumhurbaşkanıdır!

Demek ki, bugünkü ortamda Cumhurbaşkanını hiç olmazsa TVF yönetim kurulu başkanlığından istifaya davet etmeyen bir siyasi eleştiri anlamlı bile değildir. Anlaşılması güç olan şey, Meclis muhalefetinin bu istifa çağrısını ülkenin birinci gündemi yapmaktan uzak durmasıdır! (Aslında AKP içinden bile TVF-CB ilişkisinin sonlandırılması çağrısı yapılabilmeliydi). BİST’in TVF çatısı altına alınması tuhaflığının (dünyada bir örneği yok!) sona erdirilmesi bir başka taleptir. CB’ye bu kadar geniş atama ve düzenleme yetkilerinin kamu yönetimi sistemini bütünüyle yozlaştırdığının konu edilmesi de öyle. Denetimden hiç haz etmeyen bir iktidarın, bütün yasama dönemlerinde kurumsal denetim düzeneklerini tasfiye etmek veya etkisizleştirmek veya bağımsızlıklarını yok etmek için yapmadığını bırakmadığını, bu arada BİST’i de kapsayan TVF’nin (fon ve alt-fonlarının ve şirketlerinin) kamusal denetim dışında tutulduğunu tam da şimdi gündeme getirebilmek gerekir.

Fon krizinin sistemik nedenleri

Nedenleri gözden geçirsek, en hafifinden veya genelinden en kriminal boyutlusuna gidenleri şöyle sıralayabilirdik:

  • Ekonominin ve hanehalkı ekonomisinin sürekli açmazlara sürüklenmesi; enflasyonla gerçek anlamda mücadele edilmezken gelirlerin/ücretlerin enflasyon kadar bile artışına izin verilmemesi; satın alma güçleri gerileyen hanelerin kredi kullanımının bile yüksek faizlerle kısıtlanması; tasarruf yapabilenlerin ise negatif getirilere mahkum edilerek tasarruflarını bile koruyamaz duruma düşürülmesi; buna karşılık bankacılık sisteminin devlete yüzde 42’yi aşan faizlerle, hanehalkı ve şirketlere yüzde 55’i aşan faizlerle borç vererek kârlarını şişirmeleri; bu arada her programında enflasyonu tek haneye indireceğini vaat eden devletin hâlâ 10 yıl vadeli borçlanmasını bile yüzde 35 faizlerle yaparak samimiyet testinden geçememesi… Bu durumda Ponzi modeli gibi sahte kurguların iş yapacağı ortam oluşmuş demektir. Bu ortamı oluşturan siyasi sorumlular çeyrek yüzyıldır iktidardadır!
  • Bürokrasi ve siyaset kademelerinde büyük bir liyakatsizlik hâkimdir. Siyasette ve üst düzey kamu ekonomisi yöneticiliğinde layık olmadıkları makamlara siyasi bağlantıları, eş-dost yakınlıkları üzerinden gelebilenler AKP döneminde çoğunluğu oluşturmaktadır. Yönetim yapısının iyice yozlaşması, yukarıda açıklandığı gibi, özellikle 2017 Anayasası ve 2018 sonrasında kurulan Başkancı sistemde gerçekleşmiştir. Birinci dereceden sorumlu olanlar, siyasetin tepe noktalarında olanlardır. Ama dikkat, bu modele ve bu iktidara açık veya örtük, tam veya kısmi destek veren tüm sermaye çevreleri bu yozlaşmadan eşit oranda sorumludur.
  • Kamu yönetiminin genel anlamda denetimsiz bir yapı kazanması; SPK, BİST, BDDK, MASAK gibi denetimden sorumlu kurumların bile görevlerini yapmaması, hiçbir adım atmaması veya (özel çıkar/kariyer ilişkileri ya da siyasi baskı görme korkusuyla) atamaması; gevşeklik ve gayri-şeffaflık gibi zaafların sistemi kuşatması; denetlenen ile denetleyenin aynı kişilerce temsili gibi sadece illegal değil aynı zamanda ölümcül olan kusurların görmezden gelinmesi (Tera Portföy şirketi yönetim kurulu başkanının aynı zamanda kamusal Merkezi Kayıt Kuruluşu-MKK üyesi olabilmesi gibi!). (Dünkü Cumhuriyet’te sevgili Barış Terkoğlu “Fon krizi değil devlet krizi” başlıklı yazısında bu konuyu özel olarak inceliyor). Bütün bunlar, herkesin bildiği, hatta bilindiğinin kamuoyuna duyurulduğu bir skandala niçin son dakikaya kadar müdahale edilemediğini kısmen açıklıyor. Ama hangi düzeydeki siyasilerin hangi düzeyde müdahalelerle bu işleyişe dokunulmamasını sağladıkları açıklığa kavuşturulmak zorundadır. Sevgili Hayri Kozanoğlu’nun sanırım ilk kez duyurduğu gibi MSCI denilen küresel endeks sağlayıcı kuruluşun uyarısı olmasa bu işleyişe müdahale acaba daha ne kadar bekletilecekti? Gerçi Hazine ve Maliye Bakanı M. Şimşek 4 Kasım 2025’te “fonlarda manipülasyon yapıldığını biliyoruz” diye uyardığını söylüyor. İyi de sen muhalefet siyasetçisi misin? İktidarın sorumlu bakanısın ve icraya hükmedensin! Kaldı ki eski MASAK başkan yardımcısı Ramazan Başak, manipülasyonları bildirmek/önlemek için Cumhurbaşkanlığı dahil başvurmadığı makam bırakmamış ama kimse dinlememiş!
  • Son olarak, bu sistematik vurgunu hazırlayanlar, oluşmasına göz yumanlar veya çeşitli derecelerde çıkar ortaklığı yapanlar skalanın “kötü niyetliler” tarafında yer alırlar. Bunlar Portföy şirketleri ve bunların Fon yöneticileri ile siyaset ve bürokrasi dünyasındaki çıkar ortaklarından oluşurlar. Vurgundan pay kapanlar da bu kategoriye dahil olurlar. Görevi ihmal edenler veya gördükleri soyguna göz yumanlar da suça ortak olmuşlardır. Bunların mal varlıklarının şu ana kadar dondurulmamış olması (verilen kısmi kararlarda bile bir ileri bir geri yapılması) ve büyük sermaye çevrelerinin özellikle kollanmak istenmesi bile skandalın siyasi boyutunun önemini göstermektedir. Tabii aynı zamanda bir paniğe ve yönetememe krizine de vurgu yapmaktadır.

Olayı bütün boyutlarıyla özetleyen ve fon mağdurları lehine adil tasfiye çözümleri öneren Prof. Dr. Özgür Demirtaş’ın kapsamlı yazısına gönderme yaparak bu yazının sonsözünü söylemiş olalım.

Yazarın Son Yazıları