Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Oğuz Oyan

Oğuz Oyan

Dünya Barış Günü'nde savaş rüzgarları

O halde barışı istiyorsak önce sistemin temeline karşı savaşacağız. Kapitalizmin gerçek alternatifini yani sosyalizmi savunacağız. Ondan sonra emperyalizme karşı savaşmak bir çocuk oyuncağı olur.

Yayın Tarihi: 31.08.2026 , 23:43 Güncelleme Tarihi: 01.09.2026 , 00:04

“Dünya Barış Günü”, faşist Almanya’nın 1 Eylül 1939 tarihinde Polonya’yı işgal ederek başlattığı dünya tarihinin en yıkıcı savaşını belleklerde taze tutmak için seçilmiştir. Çelişkili ama çok anlamlıdır. Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkeleri 1 Eylül’ü Barış Günü olarak seçerken, bundan rahatsız olan güçlerin girişimiyle 1981 yılında BM’de her Eylül’ün üçüncü haftasındaki salı günü “Uluslararası Barış Günü” olarak kabul edilmiş, 2001 yılında da “Barış Günü” 21 Eylül olarak sabitlenmiştir. Ancak birçok ülkede halen Barış Günü 1 Eylül’de kutlanmaktadır. Türkiye ve KKTC’de de böyledir.

Peki 1 Eylül 2026’da dünya barışı ne durumda? Ne yazık ki iyi durumda değil ve gittikçe de kötüleşme eğiliminde. ABD emperyalizmi, Savaş sonrasında, kendi hegemonyasını pekiştirmek ve “komünizme sınır çekmek” adına Vietnam Savaşı’ndan başlayarak saldırganlık gösterilerini aralıksız sürdürdü. Savaş dışı yöntemlerle de ülkeleri içerden ele geçirdi, sol iktidar perspektiflerinin önünü tıkadı (Şili 1973, Türkiye 1980, vs.). Vietnam ve Afganistan yenilgilerine rağmen halen İran’a yönelik kendisi açısından başarısız saldırılarına devam etmekte. İsrail’in Gazze soykırımına arka çıktığı gibi Lübnan (Hizbullah) katliamlarını onaylamakta ve Suriye’nin İsrail’in arka bahçesine dönüştürülmesine göz yummakta. Venezuela operasyonuyla bu ülkenin seçilmiş başkanını derdest edebilmekte ve petrol kaynaklarının çoğuna el koymakta, Küba’ya askeri müdahale tehditlerini arttırmakta. Göreli ekonomik üstünlüğü geriledikçe askeri /ticari/ siyasi dayatmalarını ve ablukalarını pervasızca çoğaltmakta. Açık bir hegemonya transferini engellemek bakımından Çin ile gerilimini daha da tırmandıracağı günler de gelecektir; ama şimdilik el-ense çekmeler döneminden geçilmekte.

Türkiye açısından asıl büyük tehditler ise ABD “dostluğundan” kaynaklanmakta. Tıpkı Kissinger’in 1968’de söylediği gibi: “Amerika’nın düşmanı olmak tehlikeli olabilir, ama dostluğu ölümcüldür”. Şöyle açabiliriz herhalde: Çıkar ortaklığı bittiğinde veya ABD yeniden belirlediği çıkarlar matrisinde artık o ülkeye/harekete yer olmadığına karar verdiğinde, eski “dosta” zarar vermekten çekinmeyecektir ve o ülke/hareket buna tamamen savunmasız yakalanacaktır. Bunun örnekleri Avrupa ve Ortadoğu’da bugünlerde bolca görülüyor esasen.

Türkiye yeni NATO 3.0 konseptine gönüllü yazılarak bölgesinde tırmanan savaşlara sürüklenme tehdidi altında öncelikle. Birinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun süredir devam eden Rusya-Ukrayna savaşına ve bununla bağlantılı NATO’nun Karadeniz egemenliğini ele geçirme mücadelesine Türkiye’nin taraf yapılması demek, “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesinin tamamen tarihe gömülmesi demek olacak. Türkiye bugün Soğuk Savaş döneminde olduğundan daha fazla bir Rusya karşıtı çatışmanın içine çekilmek riskiyle karşı karşıya. Bu son derece riskli bir durum. Ülkeyi yönetme kapasitesi giderek sorgulanan, kriminal dosyası gittikçe kabaran, seçmen desteğini yitirmekte olan ve hukuken tek kişilik bir yürütme organına sahip olan mevcut iktidar bloğu, dış ödünlere çok daha yatkın bir konuma gelmiştir ve bunun örnekleri sürekli sergilenmektedir. Bu, ülkenin geleceğini karartabilecek ölçüde tehlikeli bir bileşimdir.

İran’ın kuşatılmasına Türkiye’nin de dahil edilmesi girişimleri de aynı ölçüde tehlikelidir. Türkiye, Pakistan, S. Arabistan arasında akdedilen ve içeriği henüz belirsiz olan Mekke Anlaşması umalım ki bu yönde çalışmasın. Öte yandan, İsrail’in daha büyük genişleme planları önünde engel olarak gördüğü Türkiye’yi Suriye’de ve Yunanistan/G. Kıbrıs ittifakları üzerinden Doğu Akdeniz’de sıkıştırmaya yönelmesi ve arkasına her zaman olduğu gibi ABD’yi alması da çok tehditkâr bir yakın risk alanına işaret etmekte.

Mevcut siyasi iktidar yapısı, aslında Türkiye’nin barışçı geleceği açısından en büyük risk unsurunu oluşturmakta. Siyaseten zayıfladıkça dışa karşı tavizci kimliği pekişen bu iktidar, dış güçlerden meşruiyet devşirerek içerde despotik yüzünü daha çok göstermekte. Seçimlerden kaçamayacak olsa da karşısındaki muhalefeti darmadağın etmek için yargısıyla kolluğuyla yani tüm faşizan devlet despotizmiyle muhalefeti baskılamaya ve bölmeye yönelmekte. Ama bunlardan daha önemlisi şu: Meclis içi muhalefetin de bir dünya barışı programı ne yazık ki yok. Muhalefetteyken iktidarla yakınlaşan DEM’in esasen tüm önceliği “süreç”ten kazanç sağlamak ve bunun için ABD ile de iyi geçinmek. İktidar güdümünde butlancılık yapan CHP’nin özgür bir siyasi iradesinden de artık bahsedilemez. Ancak Yeni Parti yönetimi de kendisini “biz daha AB’ci ve NATO’cuyuz” çizgisinden başka bir yerde konumlandıramıyor. Dolayısıyla düzen partilerinden gerçek anlamda bağımsızlıkçı bir doğrultunun savunulması beklenemiyor. Bu tablo gerçekten hazin. Ama umutlu olmamızı besleyen şey, halkın büyük bölümünün bağımsızlık tutkusunun çok canlı olmaya devam etmesi. Bütün mesele buna daha fazla içerik kazandırmak, yani anti-emperyalist duruşun anti-kapitalist bir mücadeleden kopuk olamayacağını bıkmaksızın vurgulamak ve bu doğrultuda kitleleri örgütlemek.

Orta yolculuğa yaşam hakkı yok

Neo-liberalizm ile üçüncü küreselleşme dalgası (yani neo-emperyalizm) 1980 sonrası süreçte örtüşmüştü. Neo-liberal birikim modeli 45 yıl sonra iyice tıkandı. Küreselleşme dalgası da öyle. Trump’ın rolü, ikinci döneminde küreselleşmedeki tıkanmayı hızlandırmak oldu. Bu tıkanmaların sonucunda mevcut kapitalist-emperyalist sistem altında toplumsal hoşnutsuzluklar büyüdü. Büyük sermaye, hemen tüm Batı ülkelerinde, bu hoşnutsuzlukların sisteme yönelmemesi için emekçi sınıflar arasına düşmanlık tohumları ekmeye, yabancı düşmanlığını, göçmen karşıtlığını körüklemeye, sorunları sistemin elitlerine yıkmaya çalışmakta ve bu koşullarda gücünü arttıran ırkçı-faşist akımları desteklemeye yönelmekte. Bu son derece karanlık tabloda, sistemin ekonomik temellerine tek söz edilmemesi, gerçek anlamda alternatif ekonomik/toplumsal programlar geliştirilmemesi de güvenceye alınmış olmakta. Ancak sistemin büyüyen çelişkilerine çare üretilmeyince giderek savaş ortamları da davet edilmiş olmakta. NATO üyelerinin milli gelirlerinin en az yüzde 5’inin savunma/savaş giderlerine ayrılması dayatması, savunma sanayilerinin geliştirilmesinin yeniden gerileyen sanayiye bir çözüm olarak ortaya çıkması, son savaşın mağlupları Almanya ve Japonya’nın yeniden silahlanmaya teşvik edilmesi, Ukrayna’daki vekalet savaşının bitirilmemesi için bu ülkenin dev bir silah deposuna dönüştürülmesi ve felakete sürüklenmesi, tüm bunlar bize I. Dünya Savaşı öncesi koşulların oluşmaya başladığını anımsatmakta.

Buradan çıkarılabilecek önemli bir sonuç şu: Kapitalist sistemin temeline yüklenmedikçe, ona radikal bir alternatif oluşturmadıkça, mevcut sistemle ve onun savaşçı/maceracı yönüyle mücadele etme olanağı yok. Çünkü bu savaşçı/emperyalist özellikler sistemin özüne içkindir. Sadece dış belirtilerle mücadele ederek onu yenemezsiniz. Türev sonuç da şu olmalı: Kapitalizmin tarihi bir birikim modeline yani neo-liberalizme karşı çıkarak, onu revize etmeye böylece insancıl kılmaya çalışarak, kısacası sistem uzlaşıcısı bir sosyal-demokrat çizgide ısrar ederek bir çıkış bulamazsınız. Başka bakımdan, 1980 öncesine dönme hayallerine de kapılamazsınız. 1980 öncesi başka bir dünyadır. Sosyalist sistemin varlığı yanında her toplumda ciddi bir ağırlığa sahip sosyalist/komünist hareketler vardır. 1980 sonrasında yeni tahakküm ilişkilerini hem üretim tarzı hem de kapitalist devleti de içeren toplumsal formasyon bakımından dayatabilmiş, özellikle 1990’da sosyalist sistemi tasfiye ettikten sonra tüm dünyayı değerlenme alanına çevirebilmiş bir sermaye açısından da geçmişe dönüş yolları tıkalıdır. Neo-liberal programların, NATO’cu yayılmacılığın tüm günahlarını on yıllardır taşımış sosyal demokrasinin de herhangi bir alternatif sunabilme olanağı kalmamıştır. O nedenle de hem inandırıcılıklarını hem iktidarlarını yitirmiş ve yerlerini aşırı sağa bırakmışlardır.

O halde barışı istiyorsak önce sistemin temeline karşı savaşacağız. Kapitalizmin gerçek alternatifini yani sosyalizmi savunacağız. Ondan sonra emperyalizme karşı savaşmak bir çocuk oyuncağı olur.

Yazarın Son Yazıları