Oğuz Oyan
Emperyalizm ve Küba
Yayın Tarihi: 20.07.2026 , 23:09 Güncelleme Tarihi: 21.07.2026 , 00:01
1980 sonrasını tanımlayan III. Küreselleşme Dalgası ve ona ilişkin neoliberal birikim modeli 2025 itibariyle sonuna gelmiş sayılabilir. Bu son elbette bir günde gelmedi, 2008-2009 krizi sonrası uzun bir süreç yaşandı. Ama II. Trump dönemini bu süreçte bir hızlanma, yeni bir kırılma, eski defterlerin kapanıp yenilerinin açıldığı yeni bir dönem olarak nitelendirirsek çok iddialı bir şey söylemiş olmayız.
ABD’nin ekonomik düzlemde göreli gerilemesi bütün bu geçiş dönemine eşlik etti. Buna bir çözüm bulunamayacağı anlaşıldığında da kartlar yeniden karıldı. ABD emperyalizmi yeni bir kimlik arayışına girdi. Bunun özeti şöyle yapılabilir: Hegemonya transferine direnmek, bunu mümkün olduğunca engellemek, olmazsa geciktirmek, kaçınılmaz olursa dünyayı ateşe atmak. “Mevcut hâkim gücün hegemonyasını tehdit eden yükselen gücü her ne pahasına olursa olsun engellemek” olarak tanımlanabilecek Tukidides Tuzağı tam anlamıyla çalışacak gibi gözüküyor. Çin devlet başkanı da zaten Trump’ın Çin ziyareti sırasında bu uyarıyı yapmaktan geri durmamıştı.
ABD emperyalizminin, iktisadi/siyasi etki alanındaki gerilemeleri, (i) askeri hegemonyası üzerinden aşmak/savuşturması; NATO’yu, Ortadoğu ve Asya’dan sonra Pasifik dünyasını da kapsayacak bir savaş örgütüne dönüştürmek ve müttefiklerine yeni yükümlülük ve görevler tanımlaması;
(ii) küresel düzlemde, ama müttefiklerini de dışarıda bırakmadan, orta dönemde kimsenin karşı gelemeyeceğini bildiği ticari/ekonomik dayatmalar/ tarifeler/ ambargolar uygulayarak buradan da ABD’nin hâlâ sözü dinlenmesi gereken bir yön belirleyici büyük ağa olarak kabul edilmesini sağlaması;
(iii) Kuralların iyi kötü çalıştığı bir küresel düzenin –o kuralları kendi koymuş olsa bile– artık elini kolunu bağladığını, dolayısıyla “güçlünün keyfi kural koyma düzenini” dayatmanın kendi çıkarına olacağını düşünen bir hegemonik anlayışı kabul ettirmesi; bu nedenle de 3. Küreselleşmenin sonunun getirilmesinin hızlandırılması gerekiyor.
ABD, kendi saldırganlığına karşı “Batılı” müttefiklerinin tam bir iktidarsızlık/tepkisizlik içinde kalacağını öngördü, haksız da çıkmadı. Şimdilik bu tepkisizliğe Çin ve Rusya da dahil; Rusya zaten Ukrayna’da meşgul edilmekte, Çin ise çatışma zeminini değil yumuşak güç kullanımını tercih edeceğinin sayısız örneğini vermekte. ABD’nin askeri kapasitesinin sınırsız olmadığını İran’da görmüş olmasının, Çin’e karşı daha ihtiyatlı olmasına yol açmak gibi hayırhah sonuçları da olabilir. Buna karşılık, ABD emperyalizminin “kolay yutulur” gördüğü hedeflere karşı saldırılarını azaltması beklenmemeli. Özellikle arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da. Ocak 2026’daki Venezuela operasyonu sadece bir açılıştı. Bu bölgede iktidar değişimlerini kendi tercihleri doğrultusunda belirlemek için seçimler ve diğer yollarla müdahaleleri durmaksızın ilerlemekte. Esasen ABD iç kamuoyu için kolay “zaferler” iştahı da bitecek gibi değil.
Bu tavrın uygulamaya konulması, birçok ülkeyi ve bölgeyi çaresizliğe sürüklemiş durumda. Avrupa (Danimarka-Grönland) ve Kanada bile buna dahil ama onlar bir çıkış bulabilirler. Fakat Latin Amerika halkları ve şimdi özellikle Küba, kolay çıkış bulabilecek durumda değiller. Elden geldiğince direniyorlar.
ABD’nin Latin Amerika emelleri
ABD’nin Latin Amerika (LA) emellerini açıkça ilan ettiği dönem 200 yıl önceye tarihleniyor. ABD Başkanı James Monroe, “ABD ve Avrupa için ayrı etki alanları tarif eden ve özellikle Avrupa ülkelerini Latin Amerika’yı sömürgeleştirmemeye ve müdahale etmemeye zorlayan” 1823 tarihli Monroe Doktrini ile Latin Amerika’yı ABD’nin özel çıkar bölgesi ilan etmiş oluyordu. Bunun ilk ve en kapsamlı uygulaması 1845’te Meksika’ya ait olan Teksas’ın ABD tarafından ilhak edilmesiyle başladı. 1846-48 ABD-Meksika Savaşı sonrasında, Kaliforniya, Nevada, Utah, Arizona, New Mexico, Colorado ve Wyoming eyaletlerinin de Meksika tarafından ABD’ye bırakılmasıyla sonuçlandı. 1893’te Pasifik’teki Hawaii’ye müdahale ederek orayı sonradan 50. eyaleti yapması bir yana bırakılırsa, ABD’nin asıl hedefi daima LA coğrafyası oldu; 100 yılda LA’da 40’tan fazla darbe girişiminde bulundu. Bu darbe ve askeri müdahalelerin 17’sine doğrudan katıldı. 1954: Gutemala; 1961: Küba Domuzlar Körfezi Çıkarması; 1962: Küba nükleer füze krizi; 1964: Brezilya; 1973: Şili; Arjantin: 1976 (en kanlı darbelerden biri); 2009: Honduras; 2012: Paraguay; 2016: Brezilya (Dilma Rousseff); 2018: Nikaragua (Daniel Ortega’ya karşı başarısız girişim); 2019: Bolivya (Evo Morales); 2023: Peru… Son darbe 3 Ocak 2026: “Venezuela- Maduro-Delcy Rodriguez”.
ABD’nin bölgede 76 askeri üssü olduğunu da anımsamakta yarar var. Çin’in LA’da ekonomik etkisi hızla büyümüş olmakla birlikte (LA-Çin ticareti: 2002: 18 milyar dolar >> 2023: 480 milyar dolar) Çin’in bu bölgede hiçbir askeri üssü olmaması da not edilmeli. (Sadece üç LA ülkesi (Guatelama, Haiti, Paraguay hâlâ Tayvan’ı tanıyor). Ancak ABD Çin’in bölgede nüfuz alanını arttırmasını Monroe Doktrini'nin ihlali (arka bahçesine tecavüz) olarak algılıyor. Dolayısıyla ABD’nin bu bölgede Çin nüfuzunun artışına engel olmak gibi öncelikli bir hedefi var. Venezuela müdahalesini hem bu bağlamda hem de Küba’ya enerji sevkiyatını durdurmak bağlamında değerlendirmek de doğru olur.
Şu an itibariyle LA’da ABD’ye direnme hattında altı ülke kalmış durumda: Küba, Brezilya, Meksika, Uruguay, Nikaragua ve Honduras. Bunların Küba dışındakileri siyasi bakımdan kırılgan olarak tanımlamak mümkün. Küba ise emperyalist ambargo karşısında siyasi değil de ekonomik olarak çok kırılgan ve ABD’nin askeri hedefi olma bakımından ilk sırada. İran sonrasında dikkatini ve önceliğini LA’ya ve özellikle Küba’ya verecek olması blöften öte bir gerçekliğe işaret ediyor.
Küba emelleri
Emperyalizmin canavarlaşmakta sınır tanımayacağını sadece Küba örneği üzerinden anlamak mümkün. Sözü Küba’nın Türkiye Büyükelçisi Alejandro Diaz Palacios’a bırakalım. Büyükelçi Palacios, ABD hükümeti ve bazı Amerikan siyasi figürlerinin Küba’ya yönelik retoriklerinde ve stratejilerinde üç olası senaryoyu masada tuttuklarını ifade etti. Bu senaryoları detaylandıran Büyükelçi, şu ifadeleri kullandı:
"Birinci senaryo (Ekonomik çöküş ve müdahale): Küba ekonomisini ticari, ekonomik ve finansal abluka yoluyla tamamen çökertecek zalimce ve kriminal bir baskı uygulamak. Bu yolla ülkede toplumsal bir patlama yaratarak, ABD’nin tırnak içinde 'insani yardım veya insani müdahale' kisvesi altında adaya askeri ya da siyasi müdahalede bulunmasının önünü açmak.
İkinci senaryo (Siyasi sistemi değiştirmek): Baskıları ve yaptırımları katlayarak artırmak suretiyle Küba hükümetini taviz verecek bir konuma getirmek. Bunun sonucunda Küba ekonomisinin kontrolünü ABD ellerine devretmek ve dolaylı olarak Küba’daki siyasal sistemi değiştirmek.
Üçüncü senaryo (Çatışma): Hiçbir lüzumu yokken hem Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının ve gençlerinin hem de Kübalıların hayatını kaybetmesine yol açacak askeri bir gerilim veya sıcak çatışma ortamını tetiklemek." (Guantanamo Körfezindeki ABD üssü bir araç).
Büyükelçi Palacios, "üçüncü senaryonun kesinlikle kaçınmak ve uzak durmak istedikleri bir ihtimal olduğunu" vurguladı.
Küba, devrimin ilk yıllarında yani 1960’ların başlarında ve Sovyetler çöktükten sonra 1990’ların başlarında yaşadığı iki büyük çöküş sonrasında bugünlerde üçüncü büyük daralmayı ve çaresizliği yaşamakta. Belki bu hepsinden de kötüsü, çünkü ABD Küba’yı bu defa ele geçirmeye daha kararlı. Trump, açıkça, “Cuba is next” = “Sıradaki Küba” diyor. Hafife alınamaz.
Küba’ya destekler düzensiz ve yetersiz de olsa sürüyor. Ama AB tam bir ikiyüzlülük ve ABD işbirlikçiliği içinde! Tek sorun Trump değil elbette. Ambargolar J. Kennedy’den beri sürüyor. ABD yönetimi ve büyük sermayesi şimdi anti-Küba politikalarında daha da öne çıkmış durumda.
Küba, öncü olduğu sağlık kollarında bile artık yetersiz kalıyor, büyük bir ilaç kıtlığı yaşıyor. Haziran 2026’da Küba’ya yönelik yaptırımların sıkılaştırılması sonucunda Küba, yabancı bankalara ait kredi kartlarının kabulünü durdurmak zorunda kaldı. İspanyol otelcilik şirketlerinden ikisi, 27 oteli kapatma kararı aldı. Havayolları şirketleri, bu arada THY, Küba uçuşlarını iptal etti. Elektrik üretimi, ulaştırma (mazot ve benzin kıtlığı), su ve sanitasyon sistemleri, tarımsal sulama, sağlık sistemi, hasat ve depolama (soğuk hava zincirinin çökmesi), çöp toplama, hasattan tarımsal ürünlerin kentlere taşınması gibi temel alanlarda zorlukların akut duruma gelmesi, nihai bir boğma operasyonuna denk geliyor. Küba Dışişleri Bakanı en son petrol ablukasını bir iktisadi soykırım olarak nitelendirdi. Küba’nın BM’ye sunduğu raporda da, bu bir soykırım olarak belirtildi.
Aslında bu durum yeni değil. Ekonomik ablukalar, özellikle LA’da, yoksunlukları büyütürken toplu cezalandırma ve açlıkla terbiye veya isyana teşvik amaçlarını güdüyor. Bu, hedefteki siyasi iktidarları ve toplumları dize getirmeye yönelik bir iktisadi soykırım biçimini alıyor. Emperyalist şiddet, askeri seçenek dışında da, jeopolitik tahakkümü ve zorlama piyasa fetişizmini dayatarak her fırsatta sınıf savaşımını “şok tedavi” yöntemleriyle emek aleyhine döndürmeye yöneliyor.
Yeni ekonomik dönüşüm paketi
Şimdi Küba Komünist Partisi bu iktisadi soykırım politikalarına karşı bir “yeni ekonomik dönüşüm paketi” açıkladı. 176 maddelik bu reform paketinin bazı maddeleri özel sektöre ve özel yatırımlara daha fazla alan açması, kimi özelleştirmelere imkân tanıması, tarımsal üreticilerin ürünlerini serbestçe belirleyebilmesi, turizmde yeni yatırımların önünün açılması için kolaylıklar sağlanması gibi düzenlemelere yer veriyor. Bunları kapitalizme bir dönüş veya bir geri çekilme olarak aceleci biçimde mahkum etmeden önce Küba’nın bugünkü koşullarını iyi değerlendirmek gerekiyor. Büyükelçi Palacios’un bir “çatışma senaryosunu” hiçbir biçimde düşünmediklerini de anlayabilmek gerekiyor: Dünyanın dev emperyalist ülkesinin kol mesafesindeki bir ada ülkesinin -Sovyetler Birliği gibi bir denge unsurunun da olmadığı yani yalnız bırakıldığı bir dünyada- emperyalizme karşı silahlı direniş kapasitesinin sıfır olduğunu kavramak gerekiyor. Dolayısıyla Küba konusundaki değerlendirmelerimizde romantik devrimci ideallerimize saplanıp kalmamayı öğrenmek durumundayız. Ben, Küba’nın tavrını stratejik bir savunma mekanizması olarak görme eğilimindeyim. Küba halkının ve komünist yönetiminin direngenliğine inanmayı sürdürmeliyiz. Küba halkı bunu da atlatacaktır.
Küba ile dayanışmamızı çoğaltmak için bunu da yeni bir çağrıya dönüştürmek zorundayız.