Oğuz Oyan
Amorf bir çerçeve yasa
Yayın Tarihi: 10.08.2026 , 22:59 Güncelleme Tarihi: 11.08.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
“Amorf” sıfatı, belirli bir şekli olmayan veya her kalıba sokulabilen şekilsiz yapılar için kullanılır. Siyaset alanına fizikten devşirilmiştir. Çok da isabetli olmuştur. Çünkü siyasette düzen partilerinin veya sistem içi hareketlerin çoğunu daha iyi tanımlamak mümkün olamazdı. Bu nedenle “değişim”, “dönüşüm” gibi sözcükler, içeriksiz bir biçimde faşist hareketlerden liberal partilere kadar geniş bir kullanım alanını rahatça bulabilmektedir.
TBMM Adalet Komisyonu’ndan yıldırım hızıyla geçirilen ve dün itibariyle Genel Kurul’dan bir günde geçirilmesi beklenen Çerçeve Yasa da (“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”) bu nitelemeye uygun bir görünüm sunuyor. Ortada bir “çerçeve” var gibi gözüküyor, ama bu haliyle bir kısmî ve eşitsiz siyasi af yasasının, koşullu siyasi faaliyet hakkının ötesine gitmiyor. Karşılığında silahların teslim edilmesini sağlaması dahi mümkün gözükmüyor. Bir de adı üstünde, bu bir çerçeve yasa; yani başka yasalarda değişikliklerle ve biraz da iktidarın siyasi yoklamalarına göre hayat bulacak; nereye evrileceği süreç içinde belirlenecek. Ayrıca seçilmiş tek kişilik yürütme organının güdümündeki atama bakan ve bürokratlardan oluşan bir “Kurul” (m.7/1), yargıya ve yasamaya yön verecek biçimde yapılandırılıyor, alt komisyonlar kurma yetkisine de sahip oluyor. Dolayısıyla yürütmeye inanılmaz keyfilikte yeni yetki devirleri yapılmış oluyor. Zaten bu nedenle de 10. Maddeye kamu görevlilerinin uygulamadan dolayı hukuki, idari veya cezai sorumluluklarının doğmayacağı “güvenlik sigortası” eklenmekte. (Tabii sigortaların atabileceğini 1982 Anayasası ve 2010 anayasa değişiklikleri ile test etmiş bir ülkede yaşadığımız da unutulmamalı).
Meclis de işlevli gözüksün diye “Meclis Başkanlığınca bu kanun kapsamındaki faaliyetleri izlemek ve tavsiyelerde bulunmak üzere” bir “İzleme Komisyonu” kurulması da hükme bağlanıyor (m.7/5). Tamamen göstermelik. Meselenin TBMM denetimi altında yürümeyeceği zaten bu Teklifin hazırlanış sürecinden, İmralı sakininin bile TBMM’den daha belirleyici bir noktada olmasından, AKP milletvekillerinin (pokerde “sans voir” tarzı el yükseltmeye benzer biçimde) “görmeden” yasa teklifini imzalamalarından belli değil miydi?
Kısmî bir af düzenlemesinin başta anayasanın 10. Maddesinde düzenlenen “kanun önünde eşitlik ilkesi”ne aykırılıktan olmak üzere tıpkı 1974 affında olduğu gibi Anayasa Mahkemesi’nden (AYM) dönmesi -eğer hâlâ bir Anayasa uygulanıyorsa- ve/veya daha genel bir af yasasına dönüşmesi elbette mümkündür; ama AYM’nin 1974’ten farklı olarak iktidarın güdümünde olduğu bir dönemden geçildiği de unutulmamalı. (O zamanki CHP-MSP (Ecevit-Erbakan) koalisyonunda Erbakan’ın partisinin sözünde durmayarak affı daraltma hamlesi AYM’den döndürülebilmişti).
Yeni Parti yönetiminin tutumu 'amorf' olmaktan da öte
Yeni Parti yönetimi, ilk aşamada yasa teklifine imza verilmeyeceğini beyan ederek kendi kitlesine karşı hülle yapmaya girişmişti. Üstelik foyasının Komisyon ve Genel kurul aşamalarında Teklife onay vererek kısa sürede hemen anlaşılacağını bilerek oynadı bu oyunu. Komisyon aşamasında yasa teklifinin “demokratikleştirilmesi” ve yerel yönetimlerin baskılanmaması, infaz sisteminin adaletli kılınması, hak ve özgürlüklerin genişletilmesine dair önergeler vererek ve hararetli tartışmalar yaratarak tepkisini göstermeye ve vicdanını kurtarmaya çalıştı. Maksat, kolay teslim olmadığını ve mücadeleyi bırakmadığını kendi kitlesine, meclis grubuna ve seçmenine kanıtlamaktı. Ama bunlar nafile çabalardı; hiçbir önergenin geçmeyeceği baştan belliydi ve Leonard Cohen’in ünlü şarkısındaki gibi bunu “herkes biliyordu”. Peki bu açık oportünist tavrı, siyasi etiğin neresine koyacağız?
Belediyelerinden sonra anamuhalefet partisine de yargı silahıyla saldırıp parçalayan bir siyasi iktidarın güdümünde yürütülecek bir Çerçeve yasaya karşı çıkamamak nasıl bir siyasi mahkumiyettir? İktidarın faşizan saldırılarının son bulmasını şart koşmaktan bile aciz olmak nasıl bir mahkum siyaset yapma biçimidir? Cumhur ittifakı ile Dem/PKK ve emperyalizm üçgeni altında yürütüleceği apaçık olan Cumhuriyet yıkıcısı bir emperyalist projenin peşine takılmak ama aynı zamanda bağımsız Cumhuriyet’in kurucusu ve yaşatıcısı bir partinin devamı gibi davranmak biçimindeki uzlaşmaz çelişki, ne zamana kadar sürdürülebilecektir?
Kimse “bu meseleler farklı, Kürt meselesinin çözümündeki tarihi fırsata karşı çıkılamazdı” demesin. Bu proje iç dinamiklerin sonucu ortaya çıkmıyor; Meclis’e de gerçek bir rol verilmiyor. Bu sürecin iktidar/İmralı/ABD güdümünde bir anayasa değişikliğine götürmeyeceği söylenebilir mi? Bunun Türkiye’nin bölünmesini içerebilecek bir idarî vesayet projesinin ilk adımı olduğunu sezebilmek için ABD büyükelçisinin/bölge valisinin beyanlarına bakmak bile yeterli olabilir. Fethullahçı hareket aktif siyasette olsaydı, o da bu saftaki yerini coşkuyla alırdı esasen.
Peki Yeni Parti yönetimini güdüleyen ne olabilir? Seçimlerde DEM seçmenini karşıya almamak mı? Bu projeye karşı çıkılsaydı birkaç Yeni Parti milletvekilinin partiden kopacakları kaygısı mı? Bu iki gerekçe aslında zayıftır; Parti üzerindeki etkileri de çok sınırlı kalırdı. İlkeli bir duruş ise her zaman daha çok kazandırırdı. Yoksa asıl nedeni siyasi liberalizm virüsünün (2010 sonrasının CHP’sinde hızla yayılmasında görüldüğü gibi) bu parti yönetiminin de genetik kodlarına içkin olmasında mı aramalıyız? Özgür Özel ABD ve Avrupa medyasına verdiği demeçlerde, son olarak Le Monde Gazetesine yazdığı yazıda Batı değerlerini savunarak kendine alan açmaya çalışıyor. “Avrupa’nın geleceği Türkiye’de demokrasinin geleceğinden ayrı düşünülemez” diyor ama aslında izleyen iki cümlede bunun niçin olmadığının yanıtını kendi de veriyor. Biz gene de altını çizelim: Avrupa’nın çıkarlarının, dış politikada haklarını kovalayan demokratik bir Türkiye’den yana olmadığını, zayıflayan Erdoğan AKP’sinin temsil ettiği tavizkâr rejimin ehven-i şer görüldüğünü artık anlamak gerekiyor. Hele aynı yazıda vurgulanan “Türkiye’nin NATO açısından taşıdığı stratejik önem” üzerinden giderseniz, bu konuda da AKP’nin eline su dökemezsiniz. Liberalizm ve pro-emperyalizm bileşkesini AKP despotizmi layıkıyla temsil etmekte zaten; “aradan despotizmi çıkarırsak bize de ekmek düşer” hayalini kuruyorsanız, geçmiş ola!
Şu anımı paylaşmak isterim: 2010 yılı Mayıs ayı başlarında, değer verdiğim bir akademisyen dostum Baykal’ın istifasından sonra yapılacak kurultayda Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa aday olması olasılığını hararetle savunan bir yaklaşımla benim görüşümü sormuştu. Şunu söylemiştim: ‘Ortalıkta zaten başka aday adayı yok. K.K. potansiyel genel başkan adayı çizgisine -Doğan medyasının da aktif desteğiyle- aylardır taşındı. 2009’da CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı da bunun bir parçasıydı. Ama asıl mesele, KK’nın adaylığının pek de hayırhah olmayabileceği. İki nedenle: Birincisi, ekonomik politikalar bakımından liberaldir. Bunu SSK Genel Müdürlüğü döneminde IMF’nin öncülüğündeki dönüşümlere destek vermesinden olduğu kadar 2002’den bu yana milletvekili olarak yürüttüğü faaliyetlerden de biliyoruz. İkincisi ise, siyasi liberalizm yüzünün nereye kadar esneyebileceği, Kürt sorununda nereye kadar gidebileceği tam bir bilinmezliktir. Kendisini özellikle bu konularda iyi gizler’. Laiklik konusundaki açıklamaları genel başkan seçildikten birkaç ay sonra gelmişti ve bu dostum yanıldığını çabucak kabullenmişti.
Şimdiki durumda galiba şu noktadayız: Fiili kayyım yönetimindeki CHP ile Yeni Parti arasında “kim daha fazla ‘çözümden’ yana” yarışması dışında bir fikir ayrılığı çıkar mı? Hiç çıkmaz diyemeyiz, nitekim İmralı’ya temsilci göndermeme kararı üzerine Kılıçdaroğlu’ndan Özel yönetimine eleştiri gelmişti zamanında. Gerçi o zamanki Ö. Özel CHP’sinde de temsilci gönderip göndermeme tartışmasının yaşandığını ve taban zorlamasıyla “göndermeme” kararının alınabildiğini bugünlerde öğrenebiliyoruz. Demek ki, “kim daha radikal çözümcü” tartışmasının burada durmayacağını tahmin edebiliriz. KK her durumda sadece Yeni Parti’nin değil AKP ve MHP’nin gerisinde kalmak istemeyerek bir adım öne çıkabilir diyebiliriz.
Sonuç
Sonuç yerine Cumhuriyetçiler Kurultayı Koordinasyon Kurulu’nun geçen haftasonu yayınlanan bildirisinden iki cümleye yer verebiliriz: “Bu düzenleme, AKP Türkiye’sini tescilleme ve yeni anayasayla kurumsallaştırma yolunda atılan bir adımdır. Siyasal mücadelenin, seçme ve seçilme hakkının baskılarla kuşatıldığı bir rejimin yeni yetkilerle donatılmasına şiddetle karşı çıkıyoruz”.
Türkiye’nin düzen siyasetinin karşısında bağımsızlıkçı, aydınlanmacı ve emek merkezli gerçek bir Cumhuriyetçi muhalefete olan ihtiyacı, hava kadar, su kadar yaşamsal ihtiyaç düzeyine yükselmiştir.