Oğuz Oyan
Düşük regülasyon maliyetli sermaye devleti
Yayın Tarihi: 18.08.2026 , 00:55 Güncelleme Tarihi: 18.08.2026 , 00:55
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Aslında başlığı “Düşük ücret ve düşük regülasyon maliyetli sermaye devleti” olarak düşünmek daha kapsayıcı olur. Türkiye’nin bir düşük ücret rejimine demir atması sadece bugünün değil on yılların konusu. Kuşkusuz kesintisiz doğrusal süreçlerden bahsedemiyoruz. Yani reel ücretler düzeyinin sürekli aşağıya doğru seyrettiğini söylemiyoruz. Daha kısa süren bazı dönemlerde, özellikle emekçi sınıfların mücadeleci yönünün öne çıktığı dönemlerde, ibrenin yukarı doğru hareket ettiği de görülebiliyor.
Ama emekçilerin telafi mekanizmalarını çalıştırabildiği her dönemin sonunda sermayenin rövanşı yeniden ve daha uzun dönemler boyunca öne çıkıyor. 1970’lerin ikinci yarısında ortalama ücretleri yukarı çeken sendikal tepki ve direniş, 1980 yılındaki çifte darbeyle (24 Ocak +12 Eylül) tam tersine hemen çevrilebilmişti örneğin. 1979 yılı için 100 endeksi kabul edildiğinde, kamu kesiminde ortalama ücretlerin henüz 1983’te 47,7’ye kadar inen şok bir gerilemeye zorlandığı görülüyordu. Sermaye, dış ekonomik/siyasi güçleri ve askeriyeyi de yanına alarak “manu militari” bir rövanş hareketinin esas aktörüne evrilmişti ilk kez. (Burada tekstilci Halit Narin’in ünlü sözü hatırlanmalı).
Daha sonra 1989-1993 döneminde işçi sınıfının eylemleri öncülüğünde bu defa bölüşüm ilişkileri emek lehine döndürülebilecektir. Kuşkusuz 1979-1988 döneminin toplumsal ve hukuksal ve kurumsal kayıpları (sendikalaşma, örgütlenme ve grev hakları) geri döndürülemeyecektir; ama ortalama ücretlerde geçici bir iyileşme sağlanabilecektir. 1979=100 ortalama ücret endeksi, 1991’de 152,3’e ve 1993’te 171,9’a çıkacaktır. (O. Oyan, 1998, Türkiye Ekonomisi, İmaj Yayıncılık, s.17). Gerek özel sektör ücretlerinde gerekse bütçe personel harcamalarının toplam bütçe harcamalarına oranında 1970’lerin sonunda ve 1989/93 döneminde benzer sıçramalar ortaya çıkacaktır. Ama sermayenin rövanşı bu defa gecikmeyecektir: Henüz 1996’da söz konusu endeks 100,6’ya düşmüştür bile). Çünkü 24 Ocak-12 Eylül evliliği gevşek de olsa sürmektedir; hatta bunun daha da perçinlenmesi adına 2000 yılından itibaren yarım kalan “sermaye yönlü dönüştürme programının” tamamlanması için bu defa IMF/DB-AKP evliliği devreye sokulacaktır. Bu yeni dönemde özelleştirme programlarında ve kamusal rantların yağmalanmasında daha gözükara yöntemlerin çalıştırılmasıyla, 2003 yılında işçi haklarını kemirecek biçimde yenilenen İş Kanunuyla, mevcut hakları tırpanlayan 2008’deki Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunuyla, grevlerin büyük bölümünün idari kararlarla yasaklanmasının genel bir uygulamaya dönüştürülmesiyle ve benzeri yollarla sermayeye ve sermayedarlaşmış siyasetçilere yapılan transferler önceki tüm dönemleri aşacak boyutlara taşınacaktır.
Düşük regülasyon maliyetli devlet konusuna gelince, bu uygulama Türkiye’de iki yönlü çalışmaktadır. Birincisi, devletin regülasyon maliyetlerinin finansmanına sermayenin vergi katkısı (Anayasa madde 73’e temelden aykırı olarak) asgaride tutulmaktadır. 1984 sonrasında dolaysız vergilerin vergi sistemi içindeki payının gerilemesi, ama daha da önemlisi Gelir Vergisi içinde sermaye kazançlarını vergilendirmekten giderek kaçınılması bu süreci belirlemiştir. 1998 yılında sermayenin vergi yükümlüğünü birazcık arttırabilecek son hamle de (Temizel Yasası), sürekli ertelemelerle ve nihayet sermaye-AKP işbirliğiyle “başarıyla” püskürtülmüştür. İkincisi, sermaye kesimi kamu finansmanına en düşük düzeylerde katılırken, kamu harcamalarından (yatırımlar, hizmetler, faiz/gelir-sermaye transferleri) en yüksek düzeyde pay kapmanın yarışı içindedir. Sermaye açısından bu vergi-harcama dengesizliğinin aşırılığı, Türkiye’yi dünyanın en adaletsiz bütçe sistemine sahip ülkelerinin ilk sıralarına getirmektedir. Buna karşılık, vergi sisteminin en ağır yükümlüsü olan ücretli kesimler açısından bu ilişki tamamen tersine kurulmaktadır: Bir yanda aşırı yüksek vergi yükü (ücretli bir ailenin vergi yükü Türkiye’de OECD rekoru kırmaktadır; bir başka açıdan, milli gelir payı üçte bir civarında olan ücret gelirleri, Gelir Vergisinin dörtte üçünü ödemektedir) öbür yanda bütçe harcamalarında çok düşük pay: personel ücretleri/bütçe, sosyal yardımlar/bütçe, sosyal hizmetler/bütçe… bakımlarından Türkiye hep OECD’nin diplerinde! Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması da (kreşten üniversiteye kadar paralı eğitim, keza sağlıkta da benzer durum) en çok ücretli kesimleri vurmakta: Hem en yüksek vergi yükünü taşı hem de hizmeti piyasadan satın almaya zorlan! Tabii tercih senin yani ne kadar demokratik değil mi? Böyle bir ülke, sermaye açısından “düşük regülasyon maliyetli” ülkelerin doruğunu oluşturur. Hani iktidar ve yanaşmalarının “bizi kıskanıyorlar” lafı var ya, sınıfsal sömürünün çok katmanlılığı açısından dünyada iştah kabarttığı kesin!
KİT yağması bugünü hâlâ etkiliyor
İç pazarı koruma araçlarından yoksun kalındığı ve küresel tekellerin cirit oynattığı bir ekonomik yapı oluşturulduğu için değil sadece bugünün etkilenmesi. Buradaki konumuz itibariyle, kamu finansmanında KİT’ler devreden çıkarılınca onların yeri özel sermaye tarafından doldurulmadığı için de bugünkü vergi adaletsizliği büyümekte. 2025 yılında elde edilen gelirleri için 2026 yılında ödenecek Kurumlar Vergisi (KV) tahakkukunda ilk 100’e giren (ve çoğu gizli kalmak isteyen) “rekortmenlere” bakıldığında, en büyük 500 sanayi firmasının pek de ön sıralarda yer almadığı hemen fark ediliyor. İlk 10’da ismi açık 8 mükelleften 5’i banka, biri sigorta şirketi. İlk 20’ye bakılsaydı benzer bir banka-sigorta-hizmet şirketi ağırlığı görülürdü. Oysa Türkiye’nin en büyük reel sektör şirketi olan TÜPRAŞ, 2000’ler öncesinde ya KV şampiyonu olur ya da ilk üç sırada yer alırdı; şimdi ise 58’inci sırada! Anlaşılan Koçlar, ‘ilk 100 arasından nasıl çıkarız?’ hesabını da yapıyorlardır muhakkak! Nitekim, Aliağa’da TÜPRAŞ’ın komşusu Azeri sermayeli PETKİM’in birkaç yıldır vergi beyan dönemini matrahsız geçiriyor olması durumuna özenmemeleri beklenemez değil mi? (Bu arada, 2025 yılı KV tahakkukunda henüz 9’uncu sıradan itibaren 10 milyar TL’nin altına, 21’inci sıradan itibaren 5 milyar TL’nin altına, 48’inci sıradan itibaren 3 milyar TL’nin -veya 63 milyon doların- altına düşüldüğü dikkate alınırsa, “rekortmen” denilenlerin çoğunun da aslında birer kâğıttan kaplan vergi kaçgunu olduğunu saptayabiliriz!).
Peki ya özelleştirme öncesine hızlı bir bakış atılsaydı? Şu en büyük kara delik diye nitelenen, bütçe üzerinde aşırı yük oluşturdukları, üstelik çoğu zarar ettiği için kurumlar vergisi dahi ödemedikleri iddia edilen KİT’lerle ilgili yaratılan kasıtlı bilgi kirliliğini henüz 1998 yılında Türk-İş hazırladığımız “Özelleştirme: İddialar ve Gerçekler” raporunda/kitabında ortaya koymuştuk. KİT-Bütçe ilişkileri aslında iki yönlüdür. Bunun tek bir yönünü hesaba katarak çarpıtmalara gitmek pekala mümkündür (Tıpkı ihracat verilerini sunarken ithalattan ve büyüyen dış ticaret açığını görünmez kılmak gibi). 1983 öncesinde KİT’lere yapılan cari ve sermaye transferleri bütçenin yıllık ortalama olarak yüzde 12,5’ini oluşturuyordu. Bu pay, 1984-93 döneminde yüzde 4,5’e, 1996’dan itibaren de yüzde 1-1,5 arasına çekilmişti. Peki bu bir kara-delik sınırlaması mıydı? KİT’lere yapılan transferlerin yerine bütçede sermayeye dönük faiz transferlerine yer açıldığını bilgisine sahipseniz öyle mi derdiniz? Nitekim faiz gideri/bütçe gideri oranının 1980’lerin başında yüzde 6’dan 2000 yılında yüzde 43,9’a fırlaması, Türkiye ve dünya maliye tarihi bakımından nasıl bir benzersiz karadelik oluşturulduğunun kısa öyküsüdür!
Ayrıca, KİT-Bütçe ilişkilerinin diğer yönüne bakıldığında, birçok yılda KİT’lerden Hazine’ye aktarılan dönem kârlarının, Bütçeden KİT’lere yapılan sübvansiyonları aştığı görülür. Örneğin 1995 yılı için bu ilişki (o zamanki yüksek enflasyonda trilyon TL cinsinden) 19,6’ya 16,3’tür. Ama KİT’lerin asıl katkıları vergi yükümlüsü ve sorumlusu (aracısı) olarak Hazine’ye yaptıkları ödemeler olmuştur hep. KİT/GSYH oranı 1995’te yüzde 10,9 iken, aynı yıl toplam vergi gelirlerinin üçte birinden fazlasını, KV’nin de yüzde 32,9’unu ödemektedirler. KİT’lerin vergi aracısı olarak ödediği vergiler de hesaba katıldığında, bütçe vergi gelirlerinin 1991’de yüzde 33’ünü, 1995’te ise yüzde 41’ini karşılar durumdadırlar. 1991-95 döneminde KİT’lerden Hazine’ye yapılan net katkılar büyüme eğilimindedir. (Oyan, 1998, s. 175-179; Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu 1995 KİT Genel Raporu, s. 53-55).
İşte 2000’lerde yağmalanan KİT sisteminin 1990’lardaki görüntüsü. Bugün yani büyük özelleştirme dalgası sonrasında elde kalan az sayıdaki KİT’in bir bölümü zaten hep zarar eden TCDD gibi kuruluşlar, bir bölümü AKP döneminde veya son 10 yıl içinde Türkiye Varlık Fonu’na geçirildikten sonra zarar yazmaya başlayan Çay-Kur gibi kuruluşlar, bir bölümü de görev zararlarına zorlandıkları ve/veya kötü yönetildikleri için BOTAŞ gibi zarar yazan kuruluşlardır. Toplam etkileri olumsuzdur.
Sermayenin ve onun sağ siyasetçilerinin 2000’ler öncesinde “karadelik” karalamasıyla dillerinden düşürmedikleri KİT, tarımsal destekleme, sosyal sigorta gibi alanlarda Türkiye’nin bugünkü tablosu çok daha savunmasız bir ekonomiye, bir tarım sistemine, gerilemiş bir sosyal güvenlik sistemine denk düşmektedir. Faiz karadeliği ise yeniden hortlamıştır.
Şimdi hem her şeyi tersine çevirme hem de yeniden inşa zamanıdır. Bu da artık sermaye hâkim bir sistemde oluşturulamaz. Şimdi emeğin zamanı olmak zorunda.