Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Oğuz Oyan

Oğuz Oyan

Siyaset ile ekonominin kesişmesi

Ekonomiye ve halkın ekonomisine olumlu yönde müdahale olanaklarının bunca kısıtlandığı bir dönemde iktidarın başarısını sağlamak zordur. Bu koşullarda tek çare, tek seçenek, muhalefetin başarı kazanmasını önlemek olmaktadır. O zaman 21 Mayıs operasyonunun arkasında öncelikle bunu görmek gerekir. Ama burada da durmayacaklardır. Heybelerinde hep bir büyük turp bırakmaktadırlar.

Yayın Tarihi: 08.06.2026 , 23:50 Güncelleme Tarihi: 09.06.2026 , 00:05

Denilebilir ki, “siyaset ile ekonomi hiç ayrı düşmedi zaten”. Doğrudur. Ama buradaki muradımız şu: İktidarın anamuhalefete başkan tayin etmeye ve devletin yargı ve kolluk şiddetini kullanmaya varacak kadar siyasete müdahale etmeyi göze alması, ekonomiye olan müdahale imkânlarının kısıtlanmış olmasından da kaynaklanıyor. (Bu konuda görüş belirtmede sevgili meslektaşım Hayri Kozanoğlu benden önce davrandı: “Düşen büyüme, yükselen baskı”, Birgün Gazetesi, 2 Haziran 2026).

Elbette tek nedeni değil. Dinci despotizmin ve pro-emperyalizmin temsilcisi olan iktidardaki sermaye siyaseti, ekonomi tıkırında olsaydı dahi kendi siyasi nüfuz alanını (yani iktidarını) tehdit edecek ölçüde güçlenen anamuhalefete kaybettirmek için onu bölmeyi/parçalamayı ve sonuçta etkisizleştirmeyi birinci meselesi yapardı. 2024 yerel seçimlerinden sonra yaptığı yegane şey de bu oldu. Ama rakibini kirli göstermeye yönelik bütün çabalarına rağmen rakibinin birinci parti olmaya devam etmesini engelleyemedi. Çünkü kendi kirliliği kıyas kabul etmez ölçüde daha fazlaydı ve dolayısıyla kitleleri ikna edemedi. Kendi seçmeninin bir bölümünü dahi. O zaman bir sonraki evreye geçildi. Parti içi ihanet kotası üzerinden CHP’ye fiili kayyım tayin etmek zaten hep yedekte tutulan bir plandı, 21 Mayıs’tan itibaren bu plan uygulamaya sokuldu.

Çünkü ayrıca 2015’ten itibaren Meclis çoğunluğunu tek başına sağlayamayan dinci siyaset, önümüzdeki seçimlerde milliyetçi sağın desteğine rağmen Meclis çoğunluğunu sağlamakta ve istediği Cumhurbaşkanını seçtirmekte zorlanacağını gördü. DEM’in desteğini alabilmek onun için farz oldu ama bunun için de hem kısmen DEM’in taleplerini karşılayacak ama hem de esas olarak kendi ihtiyaçlarını giderecek bir anayasa değişikliğini de gündemine almak zorundaydı. Gerçi referandumsuz bir nitelikli Meclis çoğunluğuna yani 400 sayısına ulaşmak gene zordu. Bu nedenle CHP içinde destek verdikleri kanattan da oy devşirme hesapları da yapıldı mutlaka. Ama bu sayıya ulaşmak gene de zordu, yamalı bohça gibi duran bu çoğunluk hedefi pek iğreti duruyordu. O nedenle geçen gün AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı referandumu da göze alan bir açıklama yapmaktan geri durmadı.

Bütün bu gelişmeler kendi yolunu bulacak elbette. Ama biz bu yazıda ilk paragrafta belirtilen birinci nedene odaklanalım.

Ekonomiye müdahale imkânlarının daralması

Şimdiye kadar seçim dönemlerinde kamu ekonomisinin daha aktif müdahaleleri üzerinden şu veya bu ölçekte bir seçim ekonomisi uygulandı. 2023’te örneğin ikili seçimlere dönük olarak yüksek dozda uygulandı. Bunun sonuçlar üzerinde etkisi olmadığı söylenemez. 2024 yerel seçimlerinde ise, 2023 seçim sonuçlarının verdiği özgüvenin de katkısıyla, Şimşek programından fazla sapılmadı ve seçim ekonomisi görece zayıf olarak uygulandı. Tek neden bu değildi elbette ama Şimşek döneminde 10 aydır halk karşıtı bir programın uygulanıyor olmasının da mutlaka etkileri oldu ve yerel seçimlerde iktidar partisi tarihi olarak kötü sonuçlar aldı.

Peki şimdiki durum nedir? Önümüzdeki seçimler açısından devletin ekonomiye ve seçmen bütçesine müdahale olanakları daralmış durumda. Bir kere ekonomik büyümenin canlı olduğu bir dönemde seçimlere girilemeyeceği iyice açığa çıktı. Son açıklanan büyüme verileri de bunu göstermekte. Yılın ilk çeyreğinde milli gelir büyümesi, tıpkı geçen yılın ilk çeyreğinde olduğu gibi yüzde 2,5 düzeyinde kaldı. Üstelik bir önceki çeyreğe (2025/4’e) kıyasla, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış büyüme hızı sadece yüzde 0,1 oldu! Dolayısıyla yılsonu hedefi olan yüzde 3,8’in epey altında kalınacağı şimdiden belli oldu. Seçimler büyük olasılıkla 2027’de yapılacak olsa da, önümüzdeki yılda da bu düşük büyüme kıskacından kurtulma şansı pek bulunmamakta.

Daha kötüsü, belirleyici sektör sayılan imalat sanayii yüzde 1,4 oranında küçüldü ve bu sektörün milli gelirdeki payı yüzde 14,9 gibi tarihi olarak en düşük düzeyine geriledi. Oysa bu pay 2022’de yüzde 22,1 idi ve bunun 12. Plan sonunda yani 2028’de yerinde sayarak yüzde 22,8 düzeyinde tutunmasının hedeflenebilmesi eleştiriliyordu! Oysa 2024’te bu pay yüzde 16,8’e düştükten sonra şimdi de yüzde 14,9’a geriliyordu. Bu kadar hızlı bir sanayisizleşme süreci daha önce hiç yaşanmamıştı. Dolayısıyla Şimşek programının çöküşünü sadece tutmayan enflasyon hedeflerinden ziyade burada aramak daha doğru olacaktır.

Bu zayıf veya negatif büyüme oranları, istihdamda ve özellikle öncü üretken sektörlerdeki istihdamda kan kaybına tekabül etmekte. Kimi hizmet sektörlerinde niteliksiz işlerde çalışmaya mecbur bırakılan insanların (başta gençlerin) geniş tanımlı işsizlik saflarını doldurmalarının ve bu durumdaki işsizlerin yüzde 30’un altına çekilememesinin temel nedeni de burada. Burada da seçimlere kadar bir düzelme beklemek olanaksız. İşsizlik Sigortası Fonu üzerinden “istihdamı destekleme” (“aktif işgücü” ve “işbaşı eğitim”) programlarına rağmen durum böyle.

Bugünden görünen bir başka başarısızlık ise, enflasyonist süreci kontrol altında tutan bir sonuç elde edilemeden seçim sürecine girilecek olmasıdır. Şimşek’in üç yılının enflasyon muhasebesi ve son ayların eğilimleri buna izin vermemektedir. Şimşek Haziran 2023’te yüzde 38’de devraldığı TÜFE oranını 2023 sonu itibariyle yüzde 64,77’ye yükselttikten sonra, 2024’te yüzde 44,38’e ve 2025’te ancak yüzde 30,89’a indirebilmiştir. Üstelik Şubat 2026’dan itibaren enflasyon yeniden yükselişe geçmiş ve Mayıs itibariyle TÜFE oranı yüzde 32,61 olmuştur. OVP yılsonu tahmini yüzde 16 iken, yılın ilk beş ayında yüzde 16,61 düzeyine gelinmiştir. Ekonomi gazetesinden değerli ekonomi yazarı Alaattin Aktaş’ın hesaplamasına göre (Nasıl Bir Ekonomi gazetesi, 8 Haziran 2026), Şimşek’in üç yıllık döneminin birikimli enflasyon toplamı yüzde 215’tir! Üstelik bu oran eğitimde iki katına çıkmakta, konutta yüzde 371 olmaktadır.

Bütün bunların halk tarafından iktidarın olumsuzluklar hanesine yazıldığına kuşku yoktur. Özellikle de ücretlerin/maaşların kasıtlı olarak düşük tutulan enflasyona göre ayarlandığı, reel ücretlerin kasıtlı ve sürekli olarak enflasyonun aşındırıcı etkisine maruz bırakıldığı, böylece satın alma güçlerindeki erimenin yani hayat pahalılığındaki artışın enflasyondan daha büyük bir bela olarak halkın başına sarıldığını toplumsal hafıza unutmayacaktır. Üstelik bütçe imkânlarının iyice daralması veya sermayeye transferlerin bütçeyi tüketmesi nedeniyle seçim dönemi arifesinde bol kepçe sosyal yardım ve ücret/maaş artışları dönemine geçilmesi de pek güçtür.

Öte yandan enflasyonun geriletilmesinde program hedeflerinin çok altında kalınınca faiz hadlerinin geriletilememesi ve Hazine’nin hem içerde hem de dışarda (CDS’lerin yükselmesi nedeniyle) beklenenden daha yüksek faizlerle borçlanması durumu ortaya çıkar ki bu da bütçe dengelerini olumsuz etkiler. Gerek TCMB’nin faiz düzeyinin gerekse devletin borçlanma vb. faizlerinin makul düzeylere indirilemediği bir ortamda, piyasa faizlerinin ve hanehalkının uygun koşullarda borçlanma olanaklarının 2023 döneminde olduğu gibi (negatif reel faiz düzeylerinin dahi) sağlanabildiği bir dolaylı gelir transferi durumunun tekrarlanması da olanaksız görünmektedir.

Vadesi bir yıl içinde dolacak dış borçlar ile ikiye katlanması beklenen cari açıklar toplamının 290 milyar dolara ulaşabilecek bir düzeye yükselme ihtimali -ki tarihi bir rekor olacaktır- iktidarın elini kolunu bağlayan bir başka etkendir.

TCMB rezervlerinin her siyasi hamlede ve her savaş karışıklığında gerilemesi de seçim dönemine yeterince cephane bırakmamaktadır. Siyasi şoklar bir yana ekonomik şoklara karşı hiçbir koruma kalkanının olmaması da buna eklenmektedir. Şimdilik güçlü ekonomik şoklar olmadığı için döviz şokları da frenlenebilmektedir. Zaten düşük değerli kur politikası şimdiye kadar sıcak para çekmenin ve enflasyonu kontrol altında tutmanın tercihli aracı olabilmiştir. Ama nereye kadar?

İktidarın ve sermayenin kara düzeni kamu ekonomisinin kara deliklerini sürekli büyütmektedir. KKM üzerinden üç trilyon civarında bir yük oluşturulması, bunun TCMB zararları üzerinden Hazine/Bütçe gelirlerinde önemli kayıp yaratması; ağırlıkla sermayeye yarayan vergi harcamalarının (istisna ve muafiyetlerin) sadece 2026’de vergi gelirlerini 3,6 trilyon TL aşındırması; 2026 bütçe faiz giderlerinin 2,7 trilyon TL düzeyine çıkması ve belki de bu düzeyin dahi aşılabilecek olması, bütçede geniş seçmen grupları lehine hareket imkânlarını olağanüstü kısıtlamaktadır. O nedenle, “vatandaşlık geliri” türü umut aşılarının -niteliğini tartışmak bir yana- çok ihtiyatla karşılanması gerekmektedir.

Seçimler öncesinde vergi artışlarından da medet umamazlar. Gerçi varlık barışı, Hazine arazilerinin satışı, acele kamulaştırma kararlarının patlaması gibi arızi gelir artışlarından birazcık medet umabilirler ama bunlar derde deva olamayacak çaresiz çırpınışlardan ibaret kalacaktır.

Sonuç

Şimdiye kadar sayılan nedenlerle, ekonomiye ve halkın ekonomisine olumlu yönde müdahale olanaklarının bunca kısıtlandığı bir dönemde iktidarın başarısını sağlamak zordur. Görünürde ekonomik kriz yoktur, ama halkın büyük bölümü ve ücretli kesimler açısından ciddi bir ekonomik kriz ve toplumsal bunalım yaşanmaktadır. Bu koşullarda tek çare, tek seçenek, muhalefetin başarı kazanmasını önlemek olmaktadır. O zaman 21 Mayıs operasyonunun arkasında öncelikle bunu görmek gerekir. Ama burada da durmayacaklardır. Heybelerinde hep bir büyük turp bırakmaktadırlar.

Oğuz Oyan 'ın Son Yazıları