Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Oğuz Oyan

Oğuz Oyan

Kapitalizm, insanlığın geleceği olamaz

Şimdi bize düşen görev, insanca bir toplumsal düzen kurma umudunu öte-gezegenlerin sınırlı nüfuslu kolonilerine ve yüzyıllar sonrasına bırakmadan bu dünyada gerçekleştirmek olmalı. Bu öyle neo-liberalizm karşıtlığına veya sınıf uzlaşmacısı sosyal-demokrat programcılığa sıkıştırılamaz; onların boyunu çok aşan bir sınıfsal mücadele biçimidir.

Yayın Tarihi: 03.08.2026 , 23:45 Güncelleme Tarihi: 04.08.2026 , 00:01

Başlıktaki ifade yeni değil, 200 yıldır insanlığın gündeminde. 1848’de Marx ve Engels tarafından yayınlanan Komünist Manifesto, insanlığın geleceğinin nerede olduğunu en açık biçimiyle ortaya koymuştu esasen.

O zamandan bu yana köprülerin altından çok sular aktı. Sosyalizm deneyimi 20. yüzyılda Sovyetler Birliği uygulamasıyla yaşandı. 73 yıl sürdü. Yani toplumların yaşına kıyasla çok kısa sayılabilecek bir dönem. Ortalama bir insan ömründen fazla değil. Hadi peş peşe üç kuşak diyelim. Üstelik geriye kalana baktığımızda “yeni bir insan”, “bir sosyalist birey” yaratmanın, daha doğrusu sosyalist toplum kültürünü kalıcı olarak bütün topluma benimsetmenin ne kadar zor olduğu veya bunun bir türlü başarılamadığı anlaşılıyor. Gelir bölüşümünün bugünkü Rusya’da bazı gelişmiş kapitalist ülkelerden bile daha kötü bir tablo sergilemesi, emekçilerin kazanımlarının çok kısa süre içinde oligarklar tarafından yağmalanmasına ciddi toplumsal/ siyasal tepki gösterilememesi sadece içerdeki hainler ile emperyalizmin işbirliği üzerinden açıklanamaz. Kilise dogmalarının bu kadar çabuk hortlayabilmesi de gösteriyor ki, aydınlanma devrimi bile tamamlanmayı bekliyor. Yenilmek tamam ama bu kadar kolay teslim olunmamalıydı.

Küba deneyi ise 67 yıldır uygulamada ve halen sürüyor. Üstelik bu dönemin yarıdan fazlasında Sovyetler Birliği şemsiyesi ortadan kalkmışken... En saldırgan emperyalist ülkenin burnunun dibinde Devrimin korunabiliyor olması kuşkusuz büyük başarıdır. Siyasi, ideolojik ve toplumsal kararlılığın, sosyalizme inancın, uluslararası dayanışmanın tezahürüdür. Bu yüzden Küba Devrimi mutlaka korunmalıdır.

K. Kore bir tarafa, Çin, Vietnam gibi komünist partiler yönetimi altında milliyetçi-devletçi bir piyasa ekonomisini uygulayan ülkeleri de kategorik olarak dünya kapitalist/emperyalist sisteminin çarkları içine atamayız. Dünyanın siyasi-ekonomik dengeleri giderek daha fazla Çin-ABD saflaşması üzerinde kurulurken, farklılıkları yok sayamayız.

Dünya felakete sürükleniyor

Bu sırada kapitalist-emperyalist sistem dünyayı çok katmanlı felaketlere sürüklemekte dur-durak tanımıyor. Emperyalizmin savaşları körükleyici işlevi zaten doğasına uygun. Canlı örnekleri Ukrayna-İran ve Filistin-Lübnan üzerinden sıcağı sıcağına yaşanıyor. Bölgesel savaşlar artık “Soğuk Savaş” döneminden daha fazla bir nükleer küresel savaşa evrilme riski taşıyor. Hegemonyasını tehdit altında gören ABD’nin, kışkırttığı müttefiklerini de peşine katarak, Batı Pasifik’te daha büyük maceralara girişmesi olasılığı artık uzun döneme bile kalmayabilir.

Bir de daha uzun bir kuluçka dönemine ihtiyaç duyan felaketler var. İklim-doğa-çevre krizi tam da bunun merkezinde. Ama bu felaketi bugün daha görünür kılan, sözünü ettiğimiz uzun kuluçka döneminin başlarında değil de sonlarında bulunuyor olmamız. Küresel ısınmanın kapitalist sistemin yağmacı karakteri altında artık dizginlenemeyeceği bugün büyük ölçüde anlaşılmış durumda. Çünkü sermaye, olayı, “kirleten öder” mantığı içinde piyasaya havale etmekten öte bir uzgörüye sahip değil ve olamaz. Çünkü sermayenin gözü doymaz kâr hırsını frenlemek mümkün değil. Çünkü varlıklı kesimlerin küstahça sürdürdükleri lüks tüketim harcamalarını kısmaları bu sistem altında sağlanabilir değil. İnsanlığın toplumsal refahına katkı sunmayan alanlara (silah üretimi/ticaretine, askeri yığınaklara; sermayenin taleplerine göre şekillenen ve toplumsal yararı olmayan veya negatif olan kamu harcamalarına; yolsuzluklarla desteklenen gelir/servet aktarımlarına) kaynak ayrılmasını tamamen önleyebilmek bugünkü kapitalist sistemin hâkimiyeti altında mümkün değil.

Ne ulusal sınırlar içinde ne de uluslararası ilişkilerde sınıflar ve ülkeler arasında daha eşitlikçi, daha bölüşümcü bir modele geçme olanağı ufukta görünüyor. Dolayısıyla gerek gelir ve servet dağılımı gerekse tüketimin nicel ve nitel dağılımı bakımından artık kısa süreler içinde bile göze batar biçimlerde bozulmalar ortaya çıkıyor ve çıkacak. Ama buna itiraz edilmek zorunda, çünkü bu sürdürülemez bir durum. Buna itirazın sistem tarafından kontrol altında tutulması içinse canlı emek yerine ölü emek (robotlar ve yapay zeka) unsurlarının öne çıkarılması sermaye açısından aciliyet taşıyor. Özellikle de dolar milyarderleri ve 100 milyarlarca dolarlık servetlerin üzerine oturanlar bakımından. Bu teknolojik/sosyolojik dönüşüm yeni bir felaketin habercisi ve bu anlamda ilerde savaşlar ile planlanmış kitlesel yok-oluşların birbirine koşut olabileceğinin dramatik bir bileşkesi. (Üretilen malın/hizmetin kime satılabileceği ise ayrı bir başlık olacak; dolayısıyla kapitalizmin sınırları da iyice belirginleşecek).

Dünkü basında “Küresel Limit Aşım Günü”nün bu yıl 30 Temmuz’da aşıldığına dair bir haber vardı. Türkiye açısından “ülke limit aşımı günü” ise 6 Haziran olarak hesaplanmıştı. (Cumhuriyet Gazetesi, 2 Ağustos 2026). Global Footprint Network’un raporuna göre, bu hesaplamanın yapılmaya başlandığı 1970’lerden bu yana bu limitler her yıl daha erken aşılmakta: “Mevcut üretim ve tüketim biçimimizi sürdürebilmek için bugün 1,73 dünyanın kaynaklarına ihtiyaç duyuluyor”. Bu tür hesaplamaları çok ciddiye almayabilirsiniz veya emperyalizm tarafından gelişmekte olan ülkelerin iddialı kalkınma planlarının önüne yeni setler çekilmek istendiğini söyleyebilirsiniz. Doğruluk payı yoktur denilemez. Ama değişmeyen bir gerçek var: Gelişmiş ülkelerin bugünkü tüketim kalıplarını taklit etmeye kalkmak insanlık ve dünya açısından tam bir felaket olurdu. Örneğin dünya ortalaması olarak 1000 kişiye 182 araba düşmekte; ama bu ABD için 900, AB için 550-600 dolayında! Gelişmiş kapitalist ülkeler dışarda tutulursa dünya ortalamasının 1000 kişi başına 100’ün altında olduğu dikkate alınırsa “gelişmişlerin” seviyesine gelmek demek, dünyaya taşıyamayacağı yeni yükler bindirmek olurdu. Bu bakımdan, “sosyalizm hemen” ısrarını bu nedenle de sürdürmek gerekiyor.

Dünya dışı koloniler kurulsaydı…

Bundan tam 10 yıl önce, 6 Kasım 2016’da bizim yazılı basına (Hürriyet Pazar, “33 Soruda Mars 2033 Dizisi) bir başka haber düşmüştü: Uluslararası Mars Derneği Başkanı Robert Zubrin, "Neden başka gezegenlere ihtiyacımız var?" sorusuna, "Çünkü insanoğlu olarak eski kuralları unutup yenilerini yapabileceğimiz yerlere ihtiyacımız var" şeklinde yanıt veriyor. Ancak bu güçlü yanıtı sistem eleştirisi üzerinden açamıyor. Devamı da sorunlu: "Amerika'nın keşfini düşünün. Buraya gelenler eskiyi geride bırakıp yeni bir başlangıç yapmak peşindeydi. Mars'a gitmek de böyle bir başlangıç olabilir". Oysa Amerika'ya gelenler hâkim üretim tarzı olma aşamasındaki kapitalizmi taşıdılar. Hatta köleciliğe kadar giden daha geri üretim ilişkilerini de yedeklediler. Ama Mars bir gün kolonileştirilecekse eğer, bu, yepyeni üretim ilişkileri temelinde olmak zorunda.

İzleyen soru: "Mars'ı kolonileştirmeyi insanlık tarihindeki başka neyle kıyaslayabiliriz? Sizin dediğiniz gibi Amerika'nın keşfi ya da tekerliğin bulunuşu olabilir mi?" Yanıt: "Bu en çok Afrika'dan dünyaya yayılmamıza benziyor". "Biz Afrika'dan yola çıkmış ama zekası sayesinde dünyanın en soğuk yerlerinde bile hayatta kalmayı başarmış tropikal hayvanlarız". Diğer soru: "İlk yerleşimciler arasında dini inanışlar, etnik kökenler, cinsel tercihler nasıl temsil edilecek?" Yanıt: "Her kesimden insan olacağı kesin. Ama asıl önemlisi kimin olmayacağı: Başka kimliklere hoşgörüsüz kişileri Mars'a yollayamazsınız. Orada her kaynaktan gelecek yeteneklere ihtiyacımız olacak".

Bu söyleşide temelden eksik yanlar var ama Dernek Başkanı, meselenin tamamen farkında gözüküyor. Mevcut dünyanın içine ettiğimizi ima edip “eski kuralları unutmak” derken aslında kapitalizmin kurallarının bir başka gezegende çalışamayacağını söylemiş oluyor ama bunu açıkça ifade etmekten kaçınıyor (malum, Hükümetten veya sermayeden destek fonları kesiliverir!).

Ama bunu daha net şekilde açıklayanlar da oldu. Şimdi tarihini ve yerini tam hatırlamıyorum ama gene 10 yıl kadar önce kimi NASA yetkilileri, güneş sistemi ötesini keşfe çıkan bir uzay nesil gemisinde veya bir öte-gezegende olası bir koloni kurma aşamasında sosyal ilişkilerin komünist üretim/bölüşüm ilişkilerine göre kurulması gerektiğini, bunun kaçınılmaz olduğunu ifade etmişlerdi. (Başlarına sonra ne geldiğine bakmak lâzım elbette). Evet, solunan hava dahil kaynakların son derece kıt/sınırlı olduğu bir yeni dünyada veya uzun yol keşif gemisinde, birilerinin diğerleri aleyhine güç/kaynak devşirmesine izin verilebilir mi?

Şimdi bize düşen görev, insanca bir toplumsal düzen kurma umudunu öte-gezegenlerin sınırlı nüfuslu kolonilerine ve yüzyıllar sonrasına bırakmadan bu dünyada gerçekleştirmek olmalı. Bu öyle neo-liberalizm karşıtlığına veya sınıf uzlaşmacısı sosyal-demokrat programcılığa sıkıştırılamaz; onların boyunu çok aşan bir sınıfsal mücadele biçimidir.

Yazarın Son Yazıları