Oğuz Oyan
2027 bütçesi tartışılırken
Yayın Tarihi: 27.10.2026 , 00:10
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Aslında ortada ciddi bir tartışma olduğundan değil. 2027 Bütçesi TBMM Bütçe Komisyonu’nda 27 Ekim Salı günü (bugün) resmen tartışılmaya başlanacak gerçi, ama bunun hiçbir anlamlı müzakere ve değişikliğe yol açmayacağını yılların uygulamasıyla biliyoruz. AKP döneminde bu daha da pekişti; özellikle de 2017 Anayasasından sonra bütçeyi Meclis’e sunan (ama fiziki varlığıyla Genel Kurul kürsüsünden sunmaya tenezzül etmeyen) yürütme kademesi bizzat Cumhurbaşkanı olduktan sonra… (Oysa, bunun öncesinde Bakanlar Kurulu Başkanı olarak bizzat Başbakan bütçe kanun tasarısını sunar ve muhalefetin eleştirilerine de aynı kürsüden yanıt verirdi; Erdoğan da bundan kaçınamazdı. Şimdi ise bütçe kanun teklifini atama bir yüksek memur sunmakta! Meclis’e ne kadar değer verildiği de gösterilmiş olmakta).
Anayasa 161/3’e göre bütçe kanun teklifi TBMM’ye malî yılbaşından (1 Ocak’tan) en az 75 gün önce sunulmak zorundadır; ki bu da en geç 17 Ekim’de sunulması anlamına gelir. Buna genelde uyulur. AKP döneminde değişen 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Orta Vadeli Program (OVP) uygulaması başladığından beri bütçe teklifiyle ilgili kimi makro büyüklükler Eylül’ün ilk haftasında açıklanmaktadır. OVP, Meclis onayından geçmeyen bir yürütme belgesidir ve her yıl izleyen üç yılı programlamaktadır. Ama bu belge, TBMM’ye sunulacak bütçe kanun teklifinin temel büyüklüklerini yaklaşık 40 gün önceden haber vermektedir. Bunun, yasamanın bütçe hakkı bakımından da sorgulanması gerekir. (Gerçi bu yıl, değerli meslektaşım Prof. Aziz Konukman’ın dikkati sayesinde OVP ile bütçe kanun teklifi arasında ilk kez küçük bir fark olduğu erkenden fark edilebilmiş, bütçe harcama büyüklüğünün ve dolayısıyla bütçe açığının OVP’ye göre 3,1 milyar TL daha fazla olduğu kayda geçirilmiştir).
Bu arada bizler gene 2027 yılı bütçe tahminleri üzerinden konuşacağız ama kesin bütçe verileri -ki bunlar 2025 için kesinleşti- ne Meclis’in ne de toplumun gündeminde olacak. Zaten yürütmenin istediği de bu: Tahminler ile gerçekleşmeler arasında bağlantılar kurulamasın. Bütçeler gerçek anlamda denetlenemesin. Bu nedenle de Meclis’te ayrı bir Bütçe Kesin Hesap Komisyonu kurulmasını istemez. Meclis usulen 2025 kesin hesaplarına da bakacak, ama bunlar görünmez kılınacak ve şimşek hızıyla geçiştirilecek. Bir bakıma Sayıştay denetimi ve TBMM’ye sunulan Genel Uygunluk Bildirimi de büyük ölçüde boşa düşmüş olacak. (AKP’nin dumura uğrattığı kurumlar arasında Sayıştay da olduğu için esasen orası da çok güvenilir değil).
Bütçe ne anlatıyor?
İşin doğrusu geçmiş yıllardan farklı bir şey anlatmıyor. Üzerinde epey yazıldı çizildi. Özetin özeti, hep sermayeye yontan bir bütçe teklifi var gene karşımızda. Başka deyişle, sermayenin kamu gelirlerinin finansmanına vergi katkısı çok düşük kalmaya devam ederken, bütçe harcamalarından aslan payını da almaya devam edecek. Resmi verilerin söylediği gibi: Vergi harcamalarının (yani tahsil edilmeyen vergi ayrıcalıklarının) miktarı 2027’de 4,9 trilyon TL’ye çıkarken, aynı yılda sermayeye ödenecek faiz giderleri tahmini, 2026’ya kıyasla yüzde 40,7 artışla, 3 trilyon 975 milyar TL’ye zıplıyor. Yani genel bütçe vergi gelirlerinin yüzde 24,6’sı kadarını daha baştan tahsil etmeyeceğinizin taahhüdünü veriyorsunuz bütçeyle. Bunun küçük bir bölümü asgari ücretin vergi dışı kalması gibi ücret gelirleri lehine, ama dörtte üçünden fazlası sermaye lehine.
Bütçe harcamalarının yüzde 14,6’sı daha baştan faize tahsis edilmiş oluyor. 2027 tahmininde faizlerin Genel Bütçe Vergi Gelirlerine oranı ise yüzde 20. Gerçekleşme ne olur bilinmez. Ama şu haliyle bile, toplanan her 100 birimlik verginin 20 birimi peşinen faiz ödemelerine ayrılmış oluyor. Kısacası, vergilerin yüzde 24,6’sını toplamaktan imtina et, topladıklarının yüzde 20’sini de faiz giderlerine transfer et. Nitekim Kurumlar Vergisi’nden (KV) 2027’de 2,2 trilyon TL gelir bekleniyor ama KV istisna ve muafiyetlerinin toplamı 1,1 trilyon TL tutmakta. Oran burada yüzde 50’yi buluyor. Başka deyişle 3,3 trilyon TL KV tahsil edilebilecekken, bunun 1,1 trilyon lirasından mali yıl başında “vergi harcaması” denilerek vazgeçiliyor!
Sermaye yönlü transferler kuşkusuz faizlerle sınırlı değil, ama en büyük kalem burada. Ayrıca, 2027 bütçesinde sermaye giderleri için 1 trilyon 855 milyar lira, sermaye transferleri için 750 milyar lira, yatırımları hızlandırma ödeneği için 247 milyar lira, toplamda ise 2 trilyon 852 milyar lira ödenek ayrılmış durumda. Bunu faizlerle toplarsak ne ediyor? Bütçe giderlerinin dörtte biri ediyor, vergi gelirlerinin ise yüzde 34,3’üne denk geliyor! Daha ne kadar sermaye yönlü olunabilir? Tabii kamu idarelerinin cari ve yatırım ödeneklerini harcarken, ihaleler üzerinden yaptıkları kayırmalar/usulsüzlükler/istisna maddelerini kullanarak gerçek ihalelerden kaçınmalar gibi durumları sayısal olarak hesaplamak daha zor.
Peki bu bütçe bir seçim bütçesi mi? Bizce değil. soL Portal’da bu konuya 15 Eylül ve13 Ekim’de olmak üzere iki kez değindik. Sadece bütçe personel harcamalarının bütçe içindeki payının 2026’dan 2027’ye yüzde 2,7 geriliyor olması bile bunun işareti olarak okunmalı. Kaldı ki, tarımsal destekler de 235 milyar TL’lik bir düzeyle gene 2027 milli gelirinin yüzde 0,2’sine demir atmış durumda. Tarım desteklerine ayrılan pay bütçeye kıyasla bile yüzde 0,86’dan ibaret; yani yüzde 1 bile değil! (Tarım Kanunu milli gelirin yüzde 1’inden az olamaz diyor, AKP iktidarı bütçeye kıyasla bile yüzde 1’i tutturamıyor!). “Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Yardımlaşma” programına ayrılan pay her ne kadar 2026’da bütçenin yüzde 2,03’ünden 2027’de bütçenin yüzde 3,06’sına (veya 554 milyardan 833 milyar liraya) çıkıyor gözükse de yıllardır inişli çıkışlı olan bu oran ancak beş yıl öncesinin düzeyine yeniden ulaşabiliyor. Ve Türkiye bu açıdan AB ülkelerinin dip noktalarında dolaşıyor. Hangi yüzle seçmenin karşısına çıkabilecekler? Tabii şu ihtiyat payını koruyalım: Bu iktidar kendini bütçeyle bağlı hisseden bir siyaset tarzına sahip değil. İki bütçe döneminde üst-üste yapılacak kimi iyileştirmelerle seçmen desteğinin ancak kazanılabileceği sonucuna varırlarsa, bunu bütçe kısıtlarını takmadan uygulayabilirler.
Son dönemde iyice kızışan ve AKP siyaset esnafı ile üst kademe bürokratlarını dibe doğru sürükleyen fon rezaletinin yatışmasını beklemek ve kimi kritik olmayan isimleri feda etmek için de zaman gerekiyor. Keza emeklilere ve bazı çalışan kesimlere ilave vaatler formüle etmek durumunda kalınabilir. Yeterli olması zor ama denemek zorundalar. Çaresiz insanların kendilerine (intihar vakaları) ve ailelerine dönük şiddetindeki artışların, toplumsal tepkilere dönüşmeyeceğinin garantisi olamaz çünkü. Ama tekrar edelim: Çalışan kesimler dahil olmak üzere yoksullaştırma o denli yol aldı ki, bunu AKP’nin artık birkaç yılda düzeltmesine olanak yok. Zaten bu tür bir gelir transferine iktidarın sermaye yönlü meşrebi de elvermez.
IMF Türkiye Raporu
IMF’nin Türkiye’nin Mali Şeffaflık Değerlendirmesi Raporu bugünlerde M. Şimşek’in gündem değiştirmek ve kendi icraatlarını cilalamak için başvurduğu bir kaçış sığınağı oldu. Doğrusu bu fazlasıyla iyimser raporun nasıl yazılabildiğini anlamak zor. Bir kere siyaset ve bürokrasinin tepelerini vuran Fon Yolsuzluğu olayından önce yazıldığı veya bu krizin görülmek istenmediği anlaşılıyor. İkincisi, Rapor’un resmi verileri sorgulayıcı hiçbir tavır takınmaması da tuhaf. Sanki AKP’ye yeni bir siyasi destek atılıyor!
Rapor, Türkiye Varlık Fonu (TVF), deprem harcamaları ve TOKİ’nin mali raporları üzerine kimi uyarılarda bulunuyor ve mali risklerin yönetilmesi konusunda daha fazla şeffaflık talep ediyor ama bu şeffaflığın 2015-2026 arasında önemli ölçüde artmış olduğu üzerinden iktidara güzelleme yapmayı da ihmal etmiyor. TVF’nin, fonların yönetimine ilişkin Santiago İlkeleri’ne uyum sağladığını ama erişilebilir mali bilgilerinin sınırlı olduğunu, denetim raporlarının yurtiçinde açıklanmadığını, Fonun varlık ve yükümlülüklerinin niteliği ile hükümetle ilişkilerinin açıklanmadığını belirtiyor. TVF/GSYH oranının yüzde 29 düzeyinde olduğunu ama bu büyük kamu varlığının raporlarda yer almadığını eleştiriyor.
Bizce tuhaf olan şu: TVF tam bir yamalı bohçadır; elma ile armut toplamı uygun örnek oluşturmaz, çünkü sonuçta ikisi de meyve ayracı içine alınabilir; ama burada adeta elma ile otomobil gibi benzemezler toplanmaya çalışılmaktadır. Alt alta toplanmayacak çeşitlilikte kurum varlıkları ve anonim şirket bilançoları yazılmakta ve buradan dünya çapında büyük bir varlık fonuna sahip olunduğuna dair algı oluşturulmaktadır. TVF şirketleri içinde en ağırlıklı olanları finansal hizmetler alanındakilerdir: Burada üç kamu bankası, bunların sigorta şirketlerinden dönüştürülen sigorta şirketleri, Borsa İstanbul (BİST), vs. bulunmakta ve bunlar TVF toplam varlık değerinin yüzde 73’ünü oluşturmaktadır! Olacak şey değil! Kamu bankalarının öz sermayeleri alınsa neyse, ama bilançolarının aktif veya pasifleri alınabilir mi? Bankaların kendilerine ait olmayan mevduat büyüklükleri hesaba katılabilir mi mesela? Keza BİST yıllık işlem hacmini esas alırsanız, TVF’yi olmadık ölçüde şişirmiş olursunuz. Zaten KİT’ler falan da olmaz ama hele şu BİST’in TVF bünyesinde işi nedir ki? Dolayısıyla milli gelire oranla yüzde 29 oranı tamamen şişirme bir veridir. IMF uzmanlarının bunun üzerinde hiç durmadan mali şeffaflık alanında patinaj yapması yadırgatıcıdır.
Öte yandan TVF bünyesindeki KİT statüsünde olan kurumlar Sayıştay ve Meclis denetimine tâbidir. (İyi denetlenmemeleri ayrı konu). Denetlenmeyenler veya TVF YK Başkanı Erdoğan’ın atadığı özel dış denetçilerce denetleniyor gözükenler, ayrı tüzel kişiliğe sahip Fonun kendisi ve onun alt fonlarıdır; bunların ciddi denetimsizlik sorunu vardır. IMF uzmanları bu ayırımları yapabilmeliydi.
IMF Raporu mali şeffaflığın iyileştirilmesi için dört öneride bulunuyor: 1) Devlet Mali İstatistikleri Raporlaması yapılmalı ve bu raporlara TVF ve TOKİ de dahil edilmeli. 2) Bakanlıklar, Döner Sermayeler, bütçe dışı fonlar tüm merkezi kuruluşları kapsayan yıllık bir mali tablo hazırlanmalı ve Sayıştay’ca denetlenmeli. Bu iki öneri konusunda şu bilgiyi verelim: Kamu Kesimi Genel Dengesi (KKGD) oluşturulurken, merkezi ve yerel yönetimler, sosyal güvenlik kuruluşları, genel sağlık sigortası, İşsizlik Sigortası Fonu yanında IMF raporunun sözünü ettiği fonlar, döner sermayeler, KİT’ler de hesaba katılmaktadır. Ancak, burada toplam gelir-giderleri üzerinden değil, genel dengeye olumlu veya olumsuz katkıları üzerinden dikkate alınmaktadırlar. Öte yandan “fonlar” başlığı altında dört fon kapsanmakta ancak TOKİ içerilmemektedir. TOKİ’nin içerilmesi kuşkusuz ayrı güçlükler taşıyabilir ama daha konsolide bir fon bilançosu oluşturmak kuşkusuz gereklidir. KİT’lere KKGD içinde dengeye etkileri bakımından yer verilmektedir. Ama TVF içinde de KİT’ler yer aldığına göre, mükerrerlikten nasıl kaçınılacaktır? IMF uzmanları ev ödevlerine biraz daha çalışmalıdır.
3) Hükümetin mali hedefi bütçe belgelerinde açıkça ifade edilmeli ve gerçekleşmeler raporlanmalı. Bu hususlar, 5018 sayılı yasada da düzenlenmeli. Öneri güzel de bu bütçe belgeleriyle sınırlanmamalı, OVP ve Kalkınma Planları da kapsanmalı. Kaldı ki ayrı bir Kesin Hesap Komisyonu kurulmadan gene de havada kalır.
4) Mali Risk Raporu hazırlanmalı, bunun içinde makroekonomik gelişmeler, hükümetçe verilen garantiler, KÖİ projeleri, KİT’ler, finans sektörü, yerel yönetimler, doğal afetlerden kaynaklanan orta vadeli riskler ve demografiden kaynaklanan uzun vadeli riskler yer almalı. Öyle anlaşılıyor ki IMF Türkiye ekonomisini ve toplumsal/demografik yapısını izlemekte güçlük çekiyor ve daha kompakt veri setlerine sahip olmak istiyor. Bunlar aslında içerde de gerekli, bir kısmı zaten var. Ama IMF tasnifi de pek uygun gözükmüyor; Türkiye’de kamu yönetimi ülke veri setlerine uygun yeni ve kapsamlı mali tablolar ve risk yönetimi tabloları hazırlasa hiç fena olmaz, ama bunları kamuoyu ile paylaşmak koşuluyla. Daha Tarım Sayımını bile gecikmeli ve eksikli yapan ve kamuoyuna bütün verileri sunmayı düşünmeyen bir idareyle idare etmeye çalışıyoruz.